oyun eleŞtİrİlerİ
12. GECE
(Semaver Kumpanya)

Yazan : William Shakespeare
Dilimize Çeviren : Zeynep Avcı
Yöneten : Işıl Kasapoğlu
Sahne Tasarımı : Hakan Dündar
Dramaturji : Yavuz Pekman
Sahne Teknikleri : Gürhan Elmalıoğlu
Dans Düzeni : Leman Yılmaz
Işık : Işıl Kasapoğlu
Müzik : Joel Simon
Şan : Şebnem Ünal
Fotoğraflar : Banu Kaplancalı
Oyuncular:
Anlatıcı, Feste : Aylin Çalap
Orsino : Sarp Aydınlıoğlu
Sebastian : Ümit Ferit
Antonio, Gemi Kaptanı, Valentine, Curio, Fabian : Serkan Keskin
Toby : Tansu Biçer
Sir Andrew : Fatih Akdoğdu
Malvolio : Asil Büyüközçelik
Olivia : Burcu Doğan
Viola : Emel Çölgeçen
Mari : Özlem Durmaz
Müzisyenler : Sibel Altan, Bülent Çukurcuma, Melis Şeşen
"Bu sitede bu oyunla ilgili zaten bir eleştiri varken ikincisi nereden geldi şimdi?" demeyin. Siz de bu oyuna gittiğinizde oyun hakkında fikirlerinizi başkalarıyla paylaşmak, her repliği tekraralayıp, her mizanseni detayıyla anlatmaktan kendinizi alıkoyamayacaksınız. Nasıl desem? Tadından yenmiyor!
Dönülmez akşamın ufku (mu?) : Çevre Tiyatrosu - Kocamustafapaşa
Arkadaşım "Kalk, hayatında unutamayacağın bir tiyatro oyunu izlemeye gidiyoruz." dediğinde ilk sorum, "Ne zaman?" oldu. Cevap cesaret kırıcıydı : "Pazar.15:30." Oldu canım, bütün hafta işyerinde çalış, Cumartesi kendi oyununda oyna; kalan tek dinlenme, çamaşır, ütü, alışveriş vb. günü olan Pazar'ı da şöyle ortasından bölerek öldür ki ayaklarını uzatıp dinlenemediğin gibi hiçbir ev işine de yetişeme! Yine de bir ihtimal yerini sordum. Böyle, ağzının içinde saklayarak "Kcmstfşpşff" gibi bir şeylerle geçiştirmeye çalıştı ama ben anladım! Kocamustafapaşa! Yani Çevre Tiyatrosu! Yani Semaver Kumpanya! Hem de öğrendim ki Onikinci Gece'yi sergiliyorlar! Ah be kardeşim tamam ekip sağlam da, daha yakını yok muydu şunun?
Meğer hiç de sandığım kadar zor değilmiş! Bütün mesele Taksim'e ulaşmak (bak bak meseleye de bak sen). Meydandaki çiçekçilerin hemen oradan bindiğiniz sarı dolmuşlar sizi pıt diye kapısında bırakıveriyor.
Sıcacık bir fuayesi var tiyatronun. Her yerde eski oyunlardan fotoğraflar. Romanlardan oyun metinlerine kitapların yer aldığı bir kütüphane görmek beni şaşırttı doğrusu. Sonra da neden şaşırdığıma şaşırdım. Tiyatro kitaplarına manavda rastlayacak değildim ya!

Shakespeare oyunlarını kim izler?
Vallahi benim içinde bulunduğum salondaki dağılım inceleyebildiğim kadarıyla şöyleydi: %10 üniversite öğrencileri; %10 ev hanımları; % 5 emekliler, %5 iş güç sahibi beyler ve hanımlar. ve %70 izciler! Ayrıca çeşitli yaş ve ebatta yarım düzine çocuk daha! Tiyatronun kantini bayram etti resmen! İlk defa bir sinema ya da tiyatro kantininde "şişe su kalmadı" lafını duydum.
Oyun başlayana kadar, önümüzdeki (yani en ön sıradaki) genç annenin 2 yaşındaki kızına kavanozda getirdiği çorbayı yedirmesini izleyerek gerilim dolu anlar geçirdik."Acaba oyunu izlerken dikkatimi bebek ağlaması mı yoksa flaşlı cep telefonu kameraları mı dağıtacak? İzci çocuklar marş söylerse hepsini sindirmeye gücüm yeter mi?" gibi karamsar düşünceler içindeyken oyun başlayıverdi.
Buyrun cümbüşe!
Hem de ne başlamak! Sahnenin arkasından, seyircinin arasından, her yerden, bağıran çağıran şarkılar söyleyen oyuncular ve müzisyenler bir karnaval havasında daldılar sahneye! "Hah!", dedim "Bizim milli takım gibi ikinci devreye nefesleri yetmeyecek bunların!"
Afedersiniz, haltetmişim! Ben bu fizik kondisyonu - yurtdışında izlediğim müzikaller dahil - hiçbir oyuncuda görmedim. Düşündükçe gözümün önünde oyuncuların görüntüleriyle çizgi film karakterlerinin görüntüleri karışıyor. Siz hiç rol arkadaşı tarafından sahnenin bir ucundan fırlatıldıktan sonra havada takla atıp sonra poposunun üzerinde sahnenin öbür ucuna seken (ve bunu son derece doğal ama son derece de kontrollü bir biçimde rol icabı yaptığı keyifle izlenen) bir oyuncu gördünüz mü? Bu oyunda onlardan tam on tane var! Malvolio sahneden dışarı ilk uçtuğunda (başka bir kelime yetersiz, inanın. ve evet bu uçuşlar tek seferle ve tek oyuncuyla kesinlikle sınırlı değil) ön sıradaki bir amca eğilip oyuncuya "Evladım iyisin değil mi? Bir yerini kırmadın ya!" diye sorma ihtiyacını hissetti. Oysa bu sırada oyuncu lastik top gibi sahneye geri sıçramıştı bile!
Onikinci Gece adını Noel şenliklerinden alıyor. Hristiyanlar için özel bir gün olan Noel'in onikinci gecesi 6 Ocak'ta sarayda oyunlar oynanması, Shakespeare'in yaşadığı dönemde bir gelenekmiş. Yazar da şenliklerin havasına uyacak eğlenceli bir komedi yazmış. Işıl Kasapoğlu da bu şenlik, festival ruhunu tamamen koruyan bir şekilde oyunu sahneye koymuş. Sanki ortaçağ İngiltere'sinde bir pazaryerinde gezici bir kumpanyanın sergilediği matrak bir komedyayı izliyor hissine kapılıyor insan. Tahtabacaklardan tutun jonglörlere kadar her şey var. Ve tüm oyuncular palyaço makyajı ile çıkıyorlar sahneye! Tepenizden salıncaklarla geçiyorlar, arada laf atıyorlar. Hatta üstünüze su sıkmaya kadar vardırıyorlar işi! Ama bir tek şikayet eden seyirci bulmanız mümkün değil.
Çünkü o sırada seyriciler çılgınca eğleniyorlar! Bakın sadece "gülüyorlar" demiyorum (gerçi gülmek ne kelime, yerimizde tepindik hepimiz, uğunduk! Çeneme kramp girdi!), "eğleniyorlar" diyorum. Bir tiyatro oyununu var eden tüm ögelerin en iyisini her zaman bir arada bulamıyor insan. Bulunca da keyfine doyum olmuyor! Sadece oyunculuklar değil, dekorun işlevselliği ve sadeliği, müziklerin ve müzisyenlerin oyuna aktif katılımı, arapsaçına dönebilecek bir oyunda ışık düzeninin seyircinin dikkatini sürekli olması gereken yerde tutması. Her şey, ama her şey kusursuz bir oyun için bir araya getirilmiş.
Uyarlamak üzerine.
Shakespeare bu oyunu görse emin olun zor tanırdı. Şarkılar başlı başına bir alem: Araya "Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği" dönemlerinden parçalar mı girmemiş, sıra gecesi türküleri mi serpiştirilmemiş, İtalyanca aryalar mı sokulmamış. Metnin orijinalinde yer alan o dönem kültürüne ait birçok referans ve naftalinli şaka temizlenmiş ve yerlerine günlük Türkçe'de kullanılan deyimler ve espriler yerleştirilmiş. Ancak bu iş yapılırken popüler magazin ve siyaset gündemine doğrudan referanslar yapılmadığından oyun bundan on yıl sonra sergilendiğinde bile yapılan uyarlama sırıtmayacaktır.
Zaten oyunun ruhuna o kadar sadık kalınmış ki. Neticede anlatılan ana olay kadın erkek ilişkileri ve bunların kimlik değiştirmeyle karman çorman olması... Yan olay örgüsünde ise Soytarı Feste, Sarhoş Toby, "Alyanak" Sir Andrew ve Bilmiş Mari'nin zavallı (ve burnu büyük) Malvolio'ya kurdukları eğlenceli tuzak var. Shakespeare'in dehası bu iki ipliği birbiri ile nefis bir desen yaratacak şekilde örmek. Yönetmen de ortaya çıkan bu deseni, olabilecek en canlı ve seyirciye en yakın renklerle, aslını koruyarak (dramaturgun da yardımıyla) sahneye taşımış.
Ve oyuncular.
Var ya. Terbiyesizce iyi oynuyorlar! Pardon, elimde değil, az da olsa kıskanmadan edemiyorum.
Tamam ya, n'olmuş? Ne az kıskanması, hasetimden çatladım!
Mesela Murtaza'yı oynayanlar bunlar mı? Nasıl olur da Bekçi Murtaza'dan Toby'ye, Sarhoş Amca Toby'den Murtaza'ya bir dirhem bile bulaşmaz? Nasıl olur da Nuh'la Fabian aynı bedende, aynı beyinde barınır? Makara'nın işini bilir işçi halleriyle Dük Orsino'nun aptal soylu halleri ne ara yer değiştirir? Bunlar sadece birkaç örnek. Semaver Kumpanya'dan ne kadar çok oyun izlerseniz, o kadar hayran oluyorsunuz kendilerine.
E onlar beklentiyi bu kadar yükselttiklerinde başka oyunlarda ve topluluklarda lafını dahi etmeyeceğimiz şeyler de ister istemez göze batıyor.
Mesela soytarı Feste pek gününde değildi galiba. 200'ü geçkin oyundan sonra replik unutmak beklenmedik bir şey. Sesi de daha ilk sahnede çatallandı. Galiba hastaydı biraz.
Metne göre temel karakter tüm partiler arasında bağlantıyı kuran ve asıl dramatik düğümü kılık değiştirerek atan Viola. Ancak oyundaki Viola (belki de reji gereği) biraz az parlamıştı. Enerjisi ve doğallığı bir tık daha yukarıda olsaydı mükemmeli yakalayacaktı. Aynı şey ikizi Sebastian için de geçerli. (Bu arada eğer doğru gördüysem Sebastian'ı oynayan oyuncu saçını sarıya boyasa hık demiş Brad Pitt'in burnundan düşmüş gibi. Bayan okuyucularımız bu tiyo kıyağımı unutmasın!)
Bir ara Antonio da dağılıp gülmeye başlayacaktı ya, neyse, gözünün içine bakarak tiradını söylemesi gereken Viola arkasını döndü de krize girmekten kurtuldu.
Aman neler diyorum ben! Oyuncular o kadar kendinden emin ki, birbirlerine seyircinin farkına bile varmadığı kaç şaka yapıyorlar kimbilir sahnede (Birini yakaladım ama! Sir Andrew'in mektubunu sadece Toby'nin "imha etmesi" gerekirken sürece Fabian'ın da girmesi o anda bulunmuş bir şeydi, eminim. Kusura bakmayın zevkini kaçırmamak için daha açık yazamadım). Seyirciyi eğlendirirken kendileri de eğlenmeyi ihmal etmiyorlar hani.
Seyirciyi de mükemmel idare ediyorlar! İzleyicinin %70'i her an sıkılmaya ve yaygara koparmaya muktedir çocuklardan oluşurken interaktif ögelerde çuvallamamak müthiş bir başarı. Hele finali unutamayacağım. Maalesef bizim izlediğimiz finali sizin izleme şansınız büyük ihtimalle olmayacak. Çünkü tam finalde elektrikler kesildi ve (varsa) jeneratör devreye girmedi.
Ve sahne aydınlatılana kadar seyircilerin cep telefonlarını açtırıp onun ışığı altında seyirciyle şakalaşarak oyunlarını tamamladılar! Floresan bir ışıldak eşliğinde selamlarını verdikten sonra oyuncular sahneden inip çocuklara (ve biz şanslı büyük izleyicilere) karanlıkta yolumuzu bulmak için destek oldular. Bu vesileyle tek tek ellerini sıkma şansı bulduğum için sevinçliyim.
Son söz
Bu kadar genç bir ekibin enerjisinin ve fiziksel kondisyonunun böylesine yüksek olması belki şaşırtıcı değil. Ancak bu yetkinlikte olmaları ve bu konsantrasyonda oynamaları bambaşka bir lezzet katıyor her şeye. Işıl Kasapoğlu'nun da Semaver Kumpanya'ya farklı yaklaştığı ve elinden gelenin en iyisini sergilediği çok açık. Devlet Tiyatroları'ndaki Çehov derlemesi "Çok Yaşa Komedi" ile bu oyunun aynı yönetmenden çıktığına inanmak çok güç.
Mutlaka ama mutlaka gidin izleyin! Eminim siz de aldığınız keyfi birileriyle paylaşmak için yanıp tutuşacaksınız.
Enis BULCA
03.05.2006

Seyirci Yorumları
Form Numarası Alanının Doldurulması Zorunludur
Form NO: elş31