Sertaç Ayvaz yukarıdaki eleştiriyi Eylül, 2007'de; yani sezonun başında yazmış. Ben ise sezonun son oyunlarından birini izledim dün akşam.
Her ne kadar, sezonun başından sonuna dek süren bir oyundan idealde beklenen git gide eksiklerini düzeltmesi ve gelişmesi olsa da, sezonun son oyunlarında ilk oyunlara göre bir miktar gevşeme yaşanması, genellikle rastlanan bir durum olduğundan, alışılagelmiştir bir yandan da. Dün akşam izlediğim oyunda gördüklerimin, Sayın Ayvaz’ın yazdıklarından bu denli farklılaşıyor olmasını bu etkene bağlayarak açıklayabiliyorum ancak.
Geçen sezon Oda Tiyatrosu’nda Yönetmen’in Sersemler Evi Oyunu’nu başından sonuna, dikkatim bir an bile dağılmaksızın büyük keyifle izlemiş ve her açıdan başarılı bulmuştum. Yönetmen ve oyuncular, her açıdan oldukça zor olan bir işin hakkından fazlasıyla gelmişler; Türkiye’de tiyatro izleyicisinin, alışık olmadığı, tümüyle sözsüz oynanan bir mask tiyatrosundan, iyi bir oyun izlemiş olmanın tatminiyle ayrılmasini sağlayabilmişlerdi. İşte bu nedenle, Kral Dairesi’ne, benzer, hatta daha da iyi bir performans izleme umudu taşıyarak gittim.
Sahneyi gördüğümde ilk düşündüğüm dekorun oldukça yıpranmış olduğu idi. Oyun, Topkapı’da 3. Sınıf bir otelde geçtiği için, lekeli bir koltuk, arasından arkası görünen bir kapı, suntası aşınmış ve arası açılmış duvar dekor isteyerek yaratılmış da olabilir; bilmiyorum.
Otel personelini oynayan ekip, yine sezonun sonu geldiğinden olsa gerek, orada olmaktan çok da keyif almadıkları hissini yaratti bende. Bir bıkkınlık hali vardı üzerlerinde gibi geldi. Bellboy rolünde Uygar Özçelik, bu üçlünün içinde motivasyonunu en çok koruyabilmiş oyuncuydu kanımca.
Hikaye anlatılmaya başladığında dikkatimi çeken ikinci pürüz ışık oldu. Fikret Urucu konuşurken, yüzünün yalnızca yarısını görebildiğim anlar oldu.
Derken masklı oyuncular sahne aldı. Toby Wilsher tarafından hazırlanan masklar hayranlık uyandırıyordu. Öncelikle oyunun sonuna kadar maskla ve yalnızca vücutlarını kullanmak suretiyle oynayan tüm oyuncuları emeklerinden dolayı tebrik ederim: kesinlikle zor bir iş; ancak masklara verilmiş olan ifadelerdeki gücün, oyuncuların bu çok işlerini bir nebze olsun kolaylaştırdığını düşünüyorum.
Ne var ki, Sersemler Evi Oyunu’nun rejisi ve usta oyuncuları gösterdiler ki bir metin, yalnızca beden diliyle de, kelimelere hiç ihtiyaç bırakmaksızın net bir şekilde aktarılabilir izleyiciye. Sıkı bir çalışma ve özenle, her bir vücut hareketi bir sözün yerini rahatlıkla alabilir. Oysa Kral Dairesi Oyunu’nda, oyunun temel ifade aracını oluşturan beden dili pek çok yerde ‘israf edildi’. Oyunun azımsanmayacak sayıda yerinde, yine azımsanmayacak sürelerle, neler olup bittiğini, sahnedeki karakterlerin kim olduğunu anlamakta güçlük çektim. Oyun sonrası hala çözememiş olduğum, ancak haklarında tahminde bulunabildiğim karakterler ve olaylar vardı.
Hareketlerde özensizlik hissi veren bir şey de, bazı yerlerde gereğinden fazla avama kaçılmış olmasıydı. Oyunun konusu ve sözsüz anlatım zorunluluğu zaman zaman bunu gerektiyor olabilir ama tadında bırakılırsa daha keyifle izlenir kanaatindeyim.
Masklı oyuncular içinde, Arzu Oş ve Fatih Sarı, yalın ve özenli beden dili kullanımları ile öne çıkıyorlardı.
Oyuncuların sahne üzerindeki ritmleri oldukça iyi olmakla birlikte, beden dilinin kullanımı ile ilgili bu açıklara bir de bazı sahnelerin temposunun yavaşlamasına neden olduğunu düşündüğüm ve seçilme nedenini anlamlandıramadığım bazı müzikler eklenince tümüyle dikkatimi yitirdiğim noktalar olduğunu itiraf etmeliyim.
Kuşbakışı masa başı tartışmasını oldukça yaratıcı buldum; oyuncular da hakkını vererek oynadılar; yönetmene ve Uygar Özçelik’e yeniden tebrikler!
“Kral Dairesi’nde”, aksaklıkları rahatlıkla çözebilecek yaratıcı, başarılı bir yönetmen ve oyunu ve kendi performanslarını çok daha iyi noktalara taşıyabilecek dinamik bir oyuncu kadrosu olduğu rahatlıkla görülüyor.
Tüm ekibi emeklerinden ötürü tekrar tebrik ederim.
|