TARLA KUŞUYDU JULIET
''Boşanmak istiyorum Juliet!''
Tiyatroyla pek haşır neşir olmayan birine bile tiyatro tarihinin en büyük aşkının kahramanlarını sorsanız ''Romeo ve Juliet!'' diyecektir. Artık nedeni hatırlanmayan bir kan davasının aralarında süregeldiği, Verona'nın iki soylu,zengin ve düşman ailesinin sevdalı, kara bahtlı kör talihli çocukları...
Tam bir ilk görüşte aşk hikayesidir Romeo ve Juliet'inki. Gözleri birbirlerine değer değmez bütün ömürlerini beraber geçirmek istediklerini anlar ve ailelerinden gizlice evlenirler. Ancak nikahlarının dumanı üstünde tüterken patlak veren Verona'nın olağan sokak kavgalarından birinde Romeo, Juliet'in biricik kuzeni Tybalt'ı öldürürüverince prens tarafından hakkında sürgün emri çıkartılır. Meşhur sevdalılar tek bir geceyi beraber geçirebilirler ve o gece
sabaha ermeden Romeo tarla kuşunun çağrısına uyarak Juliet'ini meşhur balkonunda gözü yaşlı bırakarak şehri terkeder. Yoksa bülbülün çağrısı mıydı? Sahi hangi kuştu o sabah öten? Sabahın habercisi tarla kuşu mu, Juliet'in ısrar ettiği gibi geceleri nar ağacında serenat yapan bülbül mü?
Ephraim Kishon'nun oyununda Shakespeare'inkindeki gibi ölmemiştir Romeo ve Juliet. Şansları vardır ki Juliet, Romeo yalancı mezarına vardığında Rahip Lawrence'in ilacının etkisinden kurtulup uyanır da sevgili karısını canlı bulan Romeo'nun da '' Ben sensiz Verona'yı neyleyim!'' deyip intihar etmesine gerek kalmaz. Ve aradan yirmi yıl geçer...
Meşhur çiftimiz evliliklerinin yirminci yılında hala o meşhum 'cik' sesinin hangi kuşa ait olduğunu tartışmaktadırlar; ''Tarla kuşuydu Juliet...'','' Hayır, bülbüldü Romeo!''. Maalesef tek dertleri de bu değildir hani... Aileleri tarafından reddedildikleri için çulsuz kalmışlardır ve bu ekonomik gerginlik her hareketlerine yansımaktadır. Laf aramızda yatak odasında da işler pek yolunda gitmiyordur. Bir hizmetçileri olmadığı için ev işleri başına kalan nazik Juliet her gece yorgundur. Bir diğer dertleri de birlikte geçirdikleri ilk gecenin meyvesi hırçın kızlarıdır.
Nitekim sevdaları yıpranmıştır... Benim ondört yaşındayken okuduğumda aptalca bulduğum ancak yirmi yaşıma gelince tekrar okuduğumda saflığını anlayabildiğim o büyük aşk (öyle ki ondört yaşındaki minicik kadın kalbiyle Juliet kuzenini öldürmüş olsa da Romeo'yu sevmekten vazgeçmemiştir), duyduğumda mideme okkalı bir yumruk acısı gibi oturan ''Boşanmak istiyorum Juliet!'' haykırışına kadar varmıştır. Daha da kötüsü Juliet de boşanmaya dünden razıdır!
Seyirci üstünde duygusal şoklar yaratan bir oyun yani Tarla Kuşuydu Juliet. Seyrederken kendinizi, dostlarınızı, annenizle babanızı görüyorsunuz yeri geldikçe. Ve şu ezgi kuyruğunda soru işaretiyle dönüp duruyor beyninizde ; aşk,hiç biter mi? Gerçekten Romeo ve Juliet, tiyatro dünyasının en büyük aşıkları, birbirlerinden öldüresiye nefret eder hale gelebilir mi? Geçim sıkıntısı bu aşkı (ya da bir aşkı) böylesine soldurabilir mi? Annenizle babanızın peri masalının başına gelen de bu muydu? Aşk hiç biter mi? Bu kadar basit mi sevgilinizden vazgeçmek? Sizin de şimdi ulaşamadığınız için ölümsüz görünen aşkınızın yirmi yıl sonra sonu bu olabilir mi? Romeo'nuz dönüp de size ''Boşanmak istiyorum Juliet!'' diye haykırabilir mi? Haykırdığında ne hissedersiniz? Benim gibi midenizde bir yumruğun acısını mı, yoksa ''ehh, sanki ben bayılıyorum seninle oturmaya''nın koyvermişliğini mi? İnceldiği yerden kopabilir mi sevda dedikleri? Hani onsuz nefes alamıyordunuz,n'oldu? Yoksa artık onunla mı nefes alamıyorsunuz? Kendi ellerinizle boğabilir misiniz yirmi yıllık aşkınızı? Aşk? Hiç biter mi?
Öhöm.. Duygusallığı bi yana bırakacak olursak, bu sezon Engin Alkan rejisiyle Şehir Tiyatroları sahnelerinde görücüye çıkan Tarla Kuşuydu Juliet her yönüyle doyurucu bir yapımdı benim için. Ben ki Şehir'in huysuz seyircisi bu sefer takacak kulp bulamıyorum. Nasıl bulayım? Zekice bir dekor var bir kere karşımda; mutfak. Bu kadar basit. Böylece oyuncular, sürekli didişen çifti günlük olağan halleriyle canlandırabiliyorlar. Yemek yaparken,bulaşık yıkarken,pazara çıkarken didişiyorlar. Tanıdık geliyor değil mi? Sanatımızın yüce ve yalın amacı da bu zaten: ayna tutmak. Oyunculuklar da tadından yenmiyor. Herkes ne bir eksik ne bir fazla oynuyor. Hele bunamış Rahip Lawrence'in hamuru Engin Alkan'ın elinde öyle bir yoğruluyor ki... Yani sırf o rahibin mimiklerini görmeye bir daha gitmek istersiniz oyuna,öyle söyleyeyim. Özlem Türkad'ın umutsuz ev kadını Juliet'i de bir o kadar lezzetli. E şarkılar deseniz,katılmadan edemezsiniz. Sıcacık, bizbize ve sürprizlerle dolu bir reji Alkan'ınki. Beklenmedik şeyler olabiliyor, hazırlıklı olmayın.
İnci BİLGİÇ
Yayın Tarihi
16.11.2009 |