Beş Katlı Bina' nın Altıncı Katı' nda, Tehmine şöyle diyor: "Her kadının kendine özgü bir kokusu olmalı."
Sevil Akı' nın can verdiği birbirinden farklı pek çok karakterin belki de tek ortak noktası, üstlerine kendine ait eşsiz bir yorumla sindirilmiş Sevil Akı kokusu. İster kökünü Endülüs toprağına salmış dirençli bir kadın olsun, ister bir Doğu kentinin aşkı, sevgiyi, fedakârlığı ve pişmanlığı sorgulayan sultanı, Uruk Kralı' nı baştan çıkarmak için dans eden aşk tanrıçası, ya da Karya' nın, kırılan gururunu gizlemeye çalışan ecesi... Sevil Akı' nın oyun gücü ve enerjisi sahneden dalga dalga yayılırken, büründüğü her rol, onun kendine özgü kokusuyla baharatlanıyor.
Bize de, onunla söyleşip, sırrını sezmeye çalışmak kalıyor...

Müjdat Gezen' de eğitim almadan önce Trakya Üniversitesi İşletme Fakültesi' nde okudunuz. Tiyatro maceranız nasıl başladı?
SEVİL AKI : Ben liseyi İzmit' te okudum. Babam Halk Eğitim Müdürlüğü' ndeydi ve biz çok oyun seyrederdik. Ama oyuncu olmayı hiç hedeflememiştim, yani oyunculuk duygusunun bende olduğunun farkında değildim. Fakat çok aktiftim, lise hayatım boyunca hep sınıf başkanı oldum, yani bir lider tarafım vardı. Lise sonda bize ilgi testleri yapılırdı, bana da hep tiyatro oyunculuğu çıkıyordu o testlerde. Babama dedim, acaba tiyatro bölümünün sınavlarını bir denesem mi? Ali Sürmeli de babamın yakın arkadaşıydı İzmit' ten, beni o çalıştırdı, o sene birinci sınavı kazandım, ikinciyi kazanamadım. Fakat benim tiyatro maceram o gün başladı. Çünkü birinci sınavı kazanamamış olsaydım, yeteneğimin olmadığını düşünecektim. Ben bunu yapacağım dedim. Aynı sene Trakya Üniversitesi' ni kazanmıştım. İki sene Çorlu' da okudum. Fakat o sırada da şunu yaptım: iki sene boyunca okulun tiyatro kulübünü oluşturdum ve o yüksekokulun ilk tiyatro oyununu sahneledim; yönettim ve oynadım: "Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım." İlk tiyatro oyunumu izlemek için ailem İzmit' ten Çorlu' ya geldi ve o gün bana "Evet" dediler, "Sen bu işi yapmalısın."
Mezun olduğumun hemen ertesi sene tekrar Mimar Sinan sınavlarına girdim, bu sefer ilk sınavı da kazanamadım. ( Kahkahalar. ) Fakat artık muhasebeci olmayı da istemiyordum. Üstelik iki yıllık stajı da bitirdim, muhasebeci unvanını aldım, hani, serbest muhasebeci olabilirim. ( Gülüşmeler. )
O sene, Müjdat Gezen' in ilk senesiydi, açıldığı haberi geldi ve ben de sınavına girdim, kazandım. Ama benim tiyatro maceram, hani ben de sosyalim, taklitler yapıyorum filan noktasında başladı, on yedi yaşında. Sonrasında kopamadım. Müjdat Gezen' e o sene giremeseydim daha dener miydim, denerdim.
O zaman daha alternatif okullar yoktu; Pera gibi, özel konservatuarlar gibi, şimdiki birçok kurslar gibi, tiyatro eğitiminin alınabileceği alternatif bir yer yoktu ve doğal olarak da Müjdat Gezen' e adeta bir saldırı oldu. O kadar çok istekli ve yetenekli, ama şartlardan dolayı, performanslardan dolayı sınav geçememiş insan vardı ki. Bizim sınıf o yüzden çok başarılı bir sınıftı. Ve adeta bombardıman şeklinde ders aldık, kültür derslerinden sahne derslerine, hareketinden tai-chi' ye. Cevat Çapan' dan Murat Belge' ye kadar, üç ay, beş ay da olsa, tiyatro camiasının en iyi entelektüellerinden ders aldık. Bu yoğunluğun kötü tarafları vardı ama, şimdi bakıyorum, çok iyi tarafları da vardı.
O zamandan bu yana, öğrenci profilinde ne yönde değişiklik oldu dersiniz?
SEVİL AKI : Şimdi bu okullarda okumak çok da muazzam bir olay olmayabiliyor pek çok insan için, ya da hedeflediği şey, tiyatro sahnesi, hani o tahta olmayabiliyor. Dizilerde para kazanmak hedeflenebiliyor. Bu iş öyle bir iş maalesef, oyuncuyum dediğinizde, hangi dizide oynadığınız soruluyor, tiyatro takip edilmediği için. Öyle olunca da, şimdiki öğrencilerin seçtiği şeyler çok farklı. Yani benim öğrencilerimi benden daha çok tanıyor halk. Bunun dengesini nasıl kuracaksın? Tanınıyor olmak, başarının ölçüsü değildir.
Ben televizyon dizilerini sadece para kaynağı olarak görmüyorum, ama, oraya çekiliyoruz. Öyle olunca da gençler çok fazla direnemiyorlar, direnmelerine de gerek yok zaten. Çok fazla kanal var, çok fazla alternatif var. Neyine direnecek ki? Hani orası olmasa oradan bir şey geliyor ve bir şekilde giriyorlar o dünyanın içine. Arkadaşım oynadı, ben de oynadım derken, senelerce tiyatro yapmadan, oyunculuk yapıyor. Ama tiyatro yapmayınca da, oyunculuğun o güdüleri çok harekete geçemiyor.
Oyunculuğun güdüleri?
SEVİL AKI : Tiyatro, oyuncunun enerjisini, güdülerini harekete geçirir. Harekete geçirmezse insan o tahtanın üstünde duramaz. Hani senin de fark ettiğin o enerji meselesi. Bunu teknik olarak da başarabilirsiniz, ama bu bir tercihtir. O, "karizma" diye çok dar bir anlamla sınırlandırılan şey, güdülerin çok inançlı bir şekilde harekete geçmesiyle olur. Karizma nedir? Kitleleri arkasından sürükleyebilme gücü. Zorla edinilecek bir şey değil bu. İnsanların güdülerinin ve enerjilerinin harekete geçmesinden ve o 'aura' nın oluşmasından kaynaklanan bir şey. Bu nasıl kazanılır? İnsanlar yaşadıkça olgunlaşır ve değişirler. O olgunlaşma insanların gözlerine, yüzlerindeki çizgilere siner ve zaman geçtikçe insanlar kendilerini bulurlar. Eğer tiyatro sanatıyla ilgileniyorsak, kendimizi bulduğumuz anda, kendimizi ifade biçimimiz de değişir. İşte o zaman, yaşadığımız trajediler, yaşadığımız mutluluklar, yaşadığımız aşklar, yaşadığımız her türlü duygu değişimleri, bunalımlar, hastalıklar, bizi sahne üzerinde biz yapar. O zaman farklı olmaya başlarız. Yaşadıklarımı o sahne üzerinde gözlerimden, enerjimden akıtmak da, benim farkımı yaratıyor. İnsan bunu ancak tiyatroda başarabilir. Çünkü canlı, çünkü gerçek. Öyle olunca ne oluyor? Bunu, o yaşanmışlığı ve kendini bulmuşluğu taşımak daha kolay oluyor televizyonda. Çünkü canlandırmakta olduğun duyguyu biliyorsun, yaşadın. Bu çok başka türlü bir tedavi. Sahnede nefes alıyorum ben. Ciddi bir konsantrasyon, bir enerji boşalımı. Ben hayatımdaki bütün acılarımı tiyatroyla tedavi ettim, belki bu yüzden beni farklı kılan şeyi buldum. Etkileyici olma, gerçek olma, biraz da bu duygulardan kaynaklanıyor. Gerçek olduğunuzu, gerçek bir şeyler yaşadığınızda anlıyorsunuz. Sabun köpüğü gibi değil hayat, hayır. Çarpıyor.

Oyuncuların özelliği de yaşadıklarına göre değişiyor, öyle mi?
SEVİL AKI : Hep şunu söylüyorum, sana daha önce de söylemiştim: Duygular oyuncunundur, karakterlerin değil. Oynadığım her rolün duygusu benim duygumdur. Sevil' in oynadığı karakterin duygusudur. Şimdi Poncia oynuyorum, Sevil' in Poncia' sının duygusu o, doğal olarak da Sevil' in duygusu.
Bazen çok yorgun oluyorum, sahneye çıkmadan önce. "Oynayamayacağım herhalde." diyorum. Ama sahneye çıkınca başka bir şey oluyor işte, dönüyorum ve içimden yeni bir ben çıkıyor, süper kahraman gibi. Bu farkı da ben buna bağlıyorum; yaşanmışlıklarımı tiyatroda, seçerek, gerçekten bilinçli halde seçerek dönüştürmekle olduğunu düşünüyorum. Yani çok pembe değildir tiyatro, serttir.
Biraz da oyuncunun cesareti meselesi mi acaba? Çünkü her oyuncu da sizin kadar kendini açarak oynamıyor, oynamayı seçmiyor belki.
SEVİL AKI : Ruhunu yormak her oyuncunun tercih ettiği bir şey değildir, bir. İkincisi, bilmiyordur. Anlatamazsın ki. Özellikle çok uzun zaman tiyatro yapan oyuncularda oturmuştur bir biçim. Hiçbir yönetmen de gelip "senin yüreğindekini sökeceğim" dememişse, zorlamamışsa, böyle bir anlatımı öğrenmemiş olabilir.
Peki sizi biri mi zorladı?
SEVİL AKI : Dans ederken başrol verildi bana, dans ederken de çıkarıyordum onu yani. İlle bir şey söylemek de gerekmiyor, o farklılığı hissettirmek için. Ben dansa olan merakımı hep söylemişimdir sana, müziğe ve dansa. Söz işin hikayesi. Esas olan ses, hareket, duygu. Bütün bunların bir arada olmasını her oyuncu tercih etmeyebilir. Ama farklılığı yaratan bu. Yorulmak gerekir.
( Foto Hande sazı eline alıyor ve soruyor ) Ben Burçak' tan izin alarak bir şey sormak istiyorum. Merak ediyorum, siz bir role nasıl hazırlanıyorsunuz?
SEVİL AKI : Ben yönetmene inanırım. Oyunu okurum, defalarca. Ama ilk provaya girdiğimde hiçbir şey düşünmem. Yönetmenin ilk okuma provasındaki yorumlarına göre hareketlenmeye başlar bende bir şeyler. Onun dediği üzerinden giderim, asla kendi bildiğimi okumam, mümkün değil. Ama alternatifler gösteririm tabii. Süreci oynamaya o kadar inanırım ki. Daha ilk dakikadan itibaren, o bardağı almak, oyunun sonu için bir süreçtir. Bardağı almanın altında mutlaka bir sebebim vardır. Her şeyi neden yaptığımı bilmeliyim, ikna edilmem gerekir. Yönetmen beni ikna edemiyorsa da bir şekilde ben doldururum altını, ama boş geçmem. Aksi takdirde ezber olur. Pek iyi bir prova oyuncusu değilimdir, ama eğlenceliyim. ( Gülüşmeler. ) Bir de hiç gerilmem ben. Rolüm ne olursa olsun beni germez. Rolü gözünüzde büyütürseniz, sizi ezer geçer. Ama örneğin Poncia' ya hala şaşırıyorum, ben bunu nasıl oynuyorum ya?
Poncia gerçekten başka bir şey. Poncia oynayacağınızı öğrendiğiniz zamanki düşüncenizi, Poncia' yla olan ilişkinizi merak ediyorum.
SEVİL AKI : İlk okuduğumda "Olmaz" dedim Engin' e ( Alkan ). Okuduğum zaman korktum rolden, işte onu Poncia' da yaşadım. Virtüöze bir rol. İlk etapta yaşı daha büyük biri olmalı diye düşündüm. Her şeye rağmen, daha teatral bir üslubum var diye düşündüm. "Hayır" dedi Engin, "Ben toprak istiyorum. Poncia toprağa değen bir kadın, sende de o var." Yine ikna olmadım. Bu kadın nereden baksan benden en az on yaş büyük. "Yaşını büyütmeyeceksin." diyor Engin. E o zaman tavır getireceğim filan derken, ilk birkaç prova bayağı çatıştık, nitekim ben de kötü provalar yaptım. İkna olmadığım bir şeyi oynayamam ki. Sonra Aslı' yla ( Altaylar ) birinci perdenin sonundaki sahnemizde anladım. Aslı zaten benden on yaş küçük, doğal bir fark var aramızda. O yaş farkı olunca, kadını yakaladığımı hissettim. Kendi yaşıt arkadaşlarımla o ilişkiyi kurmakta zorlanıyordum. İlk günden prova kostümleri buldum kendime, yırtık sabolarla çalıştım. O artistik tavrımı yok etmeye çalıştım. Benim keskin, köşeli tavırlarım var sahnede, onları yok etmek, Poncia' nın vücut formunu bulmak için çok çalışmak gerekti.
Genel olarak şöyle bir geriye baktığınızda memnun musunuz kariyerinizde geldiğiniz noktadan?
SEVİL AKI : Tiyatro olarak evet, öyle, ama ben çok farklı platformlarda da olması gereken bir oyuncuyum. Yani sinema filmi yapmış olmam gerekiyordu şimdiye kadar. Bu yüzden üzülüyorum. Tiyatroda oynadığım projelerden memnunum. Aslında şimdiye kadar her şey yolunda, bundan sonrası için bir şeyleri düşünüyorum ve hayal ediyorum. Yani, mesela özel tiyatro da yapmalıyım artık. Şehir Tiyatroları' nda her sezon oyunum olduğu için şimdiye kadar yapamadım ama artık üretmek de istiyorum. Proje geliştirmek, kendi projemi vermek istiyorum. Yönetmek adına değil, öyle işlere girmem, ama araştırmak istiyorum. Bu noktaya geldiysem de, oyunculuk kariyerim iyi bir yol izlemiş demektir. Hani, artık "Aman, ben ne oynayacağım?" gibi bir kaygım kalmadı.
Özel tiyatro dediniz. Ödenekli tiyatronun ortamı insanın yaratıcılığını kötü mü etkiliyor?
SEVİL AKI : Aslında hayır, tam aksine. Çünkü bunlar olanaklı tiyatrolardır. Gerçekten istekli ve inançlı olursan, repertuardan oyununu geçirebilirsen, kurum tiyatroları her türlü imkanın verildiği yerlerdir. Çünkü gişe kaygısı yok, her şeyden önce. Gişe yapacak bir iş seçmek zorunda değilsin. Hayal ettiğin sahnede, hayal ettiğin dekor ve kostümle oynanabilir oyunun. Hayal ettiğin yönetmenle, hayal ettiğin oyuncularla çalışabilirsin; dışarıdan da oyuncu getirip oynatabilirsin sonuçta. O yüzden ödenekli tiyatrolar hayal gücü geniş insanların olabileceği yerlerdir. Peki neden yaratıcılıklar sınırlanmaya, sanatçılar memurlaşmaya başladı? Belki herkes benim gibi düşünmez, ama, kurum tiyatrolarının şu dönemde yaşadığı geçişlerin etkisi o kadar zor ve ağır ki, hepimizi tüketti. Esas yaptığımız iş dışında her şeyi konuşmaya başladık. O kadar olmayacak konular var ki...
İşçi olduk, mesela. Ben neden şimdi mesai sistemini konuşayım ki? Konuşmamaya da çaba gösteriyorum. 2006 yılındaki kanunlara göre, bu durumdaki herkesi işçi yaptılar. Bu benim hiç hoşlanmadığım bir şey, hiçbir oyuncu arkadaşım da hoşlanmaz. Adımızın karşısında "Vasıfsız İşçi" yazıyor sonuçta. Bir oyuncunun en önemli şeyi etiketidir, statüsü, motivasyonudur.

Bu durumda tiyatro yapmak zor olsa gerek...
SEVİL AKI : İstifa etmeyi denedim, üç kere geri döndü. Denedim ama bir yandan da düşünüyorum, ben gidersem yerime kim gelecek? Kimlere sunuyorum yerimi? Şehir Tiyatrosu' nun bu kadrosunu kime bırakmış olacağım? Sahip çıkmak zorundayız, zaten kaç kişi kaldık ki, on kişi, yirmi kişi. Çemberi daraltıyorlar. Sanat kısırlaştırılıyor. Bu dönem, sanata, politik bakış olarak da, çok daha fazla sahip çıkmamız gereken bir dönem. Bir yandan bakıldığında "Bunlar da gitti, işçi kadrosunu kabul etti." gibi bir takım yorumlar yapılıyor. Sanat bu, bir ego işi. Ben bir sene oynamadığım zaman kendimi çok kötü hissedeceğim. Buradan ayrıldığım anda bir sene tiyatro yapamama ihtimali var. Özel bir tiyatroya gitsen bile hadi bakalım ne oynayacaksın, buradaki gibi tatmin olabilecek misin? İçinde bulunduğumuz süreci atlatırken "Hayır" diyorum şimdi, "Bırakmıyorum!" Benim, sanatçı olarak, kendimi ifade etme özgürlüğümü elimden alamazlar.
Peki, Şehir Tiyatroları böyle dar bir boğazdan geçerken, son senelerde çok fazla yeni, amatör ya da profesyonel, özel tiyatrolar açılmaya başladı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?Bir yandan tiyatro yapma koşulları giderek zorlaşıyor deniyor ama bir yandan da bu koşullarda tiyatro yapmak isteyen pek çok ekip çıkıyor ortaya.
SEVİL AKI : Çıksınlar tabii. Ben destekliyorum. Çünkü kötü olanlar zaten bir şekilde eleniyor. Artık atölyeler, cep tiyatroları, performanslar... çok konuşulur oldu. İlle de bir tiyatro salonu gerekmemeye başladı performanslar için. Yirmi kişilik bir oda tiyatrosunda da yapılır hale geldi. Şov dünyasında çıkmaya başladı tiyatro. Ayakta kalan çok eski tiyatrolardan bir Ortaoyuncular, Kenterler, bir de Genco Erkal, Dostlar Tiyatrosu. Bunlar iyi oldukları için direnip kaldılar. On senedir, yirmi senedir ayakta kalıp da adı duyulmamış tiyatrolar da var, kendi seyirci kitleleri, kendi üslupları var. Ayrıca çok ciddi tiyatro kursları olmaya başladı. O kurslardan çıkan iki üç kişi birleşip bir tiyatro kuruyor, yetkin hissediyor kendini. Kendi yazdıklarını oynuyorlar, bunun kadar değerli bir şey yok, hele de iyi çıkarsa.
Artık her şeyin daha hızlı üretilip tüketilmesi tiyatroya düzgün mü yansıdı sizce, yaratıcılığı teşvik mi etti?
SEVİL AKI : Yeni jenerasyonu daha özgür buluyorum. Daha özgür, daha ne yapmak istediğini bilen, gelenekleri sağlam ama dışarıya da çok açık bir gençlik var. Doğal olarak daha hızlı yaşıyorlar. Daha yukarıda, daha hedeflerine yönelik. Öyle olunca kendilerini daha çabuk buluyorlar. Daha atak ve daha cüretkarlar.
Bu bahsettiğiniz değişiklik, seyirci profiline de yansıdı mı mesleğe başladığınızdan bu yana?
SEVİL AKI : Benim bütün hayranlarım on dokuz - yirmi üç yaş arası. Daha büyüğü yok. Geliyorlar tiyatroya, inanamıyorum. Ben şundan çok mutlu oluyorum, birini idealize etmek, ben bunun gibi olmak istiyorum, bunu beğeniyorum demek önemli. Ben kimseyi idealize etmemişim. Öyle bir bakışım yoktu yani, ya da olaya o kadar hakim değildim. O yüzden mutlu oluyorum. Evet, gençler takip ediyorlar. Beni ancak takip edersen bulursun çünkü. Benim en az üç oyunumu seyretmiş ki o noktaya gelmiş. Yani genç tiyatro seyircisi var, hem de çok var. Ama iş aslında çocuk tiyatrolarından başlıyor.

Genel olarak düzgün çocuk tiyatrosu yapıldığını düşünüyor musunuz? Şehir Tiyatroları' nda ve dışarıda?
SEVİL AKI : Hayır. Ben Akbank Çocuk Tiyatrosu' nda oynayalı seneler oldu. Akbank Çocuk Tiyatrosu çok iyi bir kurumdu ama dağıldı ne yazık ki. O günleri çok özlüyorum, bence çok kaliteli bir ekipti. Türkiye' nin her yerine giderdik, turnelerle. Çok şey öğreniyordum oradakilerden. Şimdi kurum tiyatroları da bazı prodüksiyonlar dışında, çok iyi değil. "Ağaç kardeş, bulut amca"... artık bunları aşmamız lazım. Ve yaş limitinin mutlaka yazılması, uygulanması lazım. Çocuk oyunlarının çok büyük etkisi var oyunculuk üzerinde. İnsanın oyunculuğunu çok yumuşatan, çok esneten bir daldır. Önemlidir çocuklarla iletişim kurmak. Çocuklar sana öyle bir bakar ki, her şey biter o anda.
Mehmene Banu rolüyle Bedia Muvahhit ödülünü almıştınız. Gılgameş' te de İştar' la Ukrayna' da aday oldunuz. Ödüllere inanıyor musunuz?
SEVİL AKI : İnanıyorum, bir tepkim yok. Ama şunu düşünüyorum: çok fazla tiyatro var, Türkiye' nin her yerinde ve sadece İstanbul' dakiler değerlendiriliyor. Bunu rahatsız edici buluyorum. Ödül bir motivasyondur. Özellikle genç oyuncular için. Tiyatro ödülünün çok fazla getirisi var mıdır, sinemadaki gibi yok. Sadece motivasyon. Ama bazı klişelerden çıkamıyoruz. Jüri üyelerinin bazı oyunculuk üsluplarını kabullenemediğini düşünüyorum ben. Eleştirmen kimliği, jüri üyesi kimliği, biraz da halkın içinde olmayı gerektirir. Seyrettiğiniz şeyin hep entelektüel tarafı değil, samimiyeti de göz önünde bulundurulmalı. Motivasyona ihtiyacı olan yetenekli birçok oyuncu var. Bir de şimdi ödül reddeden ekipler oluşmaya başladı. Oyun Atölyesi, Semaver Kumpanya... Bunlar kendilerini kanıtladıktan sonra ödülleri reddettiler. Daha tanınma aşamasındaki tiyatroların ödül reddetmemesi gerektiğini düşünüyorum. Ekibin oyuncularının görülmeye ve motive edilmeye ihtiyacı var. Tiyatroyu da tanıtan bir şey. DOT mesela. Hep aday oldu, hep ödül aldı. Şu anda DOT' u herkes biliyor. Altıdan Sonra Tiyatro örneğin. Çok ödül aldılar, aday oldular. Şimdi onları da herkes biliyor. Ödüllere tavır koyabilmek için de belli bir noktaya gelmek gerekiyor.
Biraz da hoca kimliğinizden bahsedelim istiyorum.
SEVİL AKI : Sert değilim ama iş tiyatroya gelince katı oluyorum. O kadar da kolay değil altyapısını oluşturmak, o yüzden de çalıştırırken ve öğretirken disiplinli olmaya çalışıyorum. Hayal ettikleri şeyin, aslında hayal ettiklerinden de büyük ve büyülü bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Onlar çok kolay olduğunu zannedip hemen atlıyorlar ama öyle değil işte. Aradığın şey ta en yukarda. Ve her zaman, ama her zaman kendileri gibi olmaları gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Kendini bulmak, kendini bulduğu zaman oyununa yansıtmak. Tabii hepsinde ilk zamanlarda taklit var. Seste dalgalanmalar, tavırlar... Yerleşir o. Hep onlardan arındırmaya çalışıyorum. Sesin kötü olabilir, saçın kötü olabilir ama işte bu sensin, senin dokuların, hücrelerin. Başka bir şey olamazsın.
Nasıl reaksiyon alıyorsunuz öğrencilerinizden?
SEVİL AKI : Tabii, öylesine, herhangi bir kursa gelir gibi gelenler de var. Ama büyük bir çoğunluk beni çok etkiliyor. Çok istekliler, çok yetenekliler, çok araştırıyorlar. Bu çok etkileyici bir şey. O kadar ufak yaşta "tiyatro" kavramını biliyorlar. Ama sonuçta kurs öğrencileri, sınavla seçilen öğrenciler olmadıkları için, çok çeşitliler. O zaman denge tutturmak zor oluyor, çok sabırlı olmak gerekiyor. İyi niyetleri çok değerli.
Bu kurslardan oyuncu çıkar mı?
Çıkar. Altyapısı, kafa yapısı düzgün olduğu zaman çıkar. İdealist, gerçekten inançlı, malzemesi olan ve onu sabırla işleyecek kişiler var. Sabırsız olanlar çok olduğu için bu oran azalır, ama benim var birkaç öğrencim, çok umutluyum onlardan. Örneğin Sadri Alışık daha sonra bir sınav yaparak kendi tiyatrosuna eleman alıyor. Oraya girer mesela bir iki tanesi. Sonraki süreçte ne olacağını merak ediyorum. Çünkü eğer konservatuar mezunu değilseniz artık bir kurum tiyatrosuna giremiyorsunuz. Kurum tiyatrosunun sayısı kaç? Ne yapacaksın, özel tiyatrolarla yapacaksın. Konservatuar mezunu bir dolu insan dışarıda beklerken kursiyerleri almaları zaten çok zor. Ben de devlet konservatuarı mezunu değilim, ben de o gruptayım. Ama nitelikli bir oyuncuyum. Sanat böyle bir şeydir, işte o yüzden şansları var, olmalı da. Konservatuar şu anlamda iyi, her gün gidip geliyorsun o çevrede hayatın şekilleniyor. Dört sene okuyorsun, ama o sosyal çevre içinde bir şeyler kazanarak okuyorsun.
Yönetmen odaklı bir oyuncusunuz, beğendiğiniz yönetmenleri sorsam?
SEVİL AKI : Tabii ki Işıl Kasapoğlu. Birlikte çalıştığım için. O insanların iç dünyasının şovuna inanır. Oyuncudan onu çıkarmaya çalışır ve sen ona bir şey verirsen, o kadar heyecanlanır ki, eli ayağı titrer. Müthiş bir adam. Sonra, Mehmet Ulusoy. Oyuncuların ayaklarını öpmeye çalışan yönetmen, bir onu gördüm. İnanılmaz bir yönetmendi. Onların tarzında olduğunu, öyle bir hayal gücüne sahip olduğunu düşündüğüm için, Ragıp Yavuz. Yaptığı her işte büyük başarılar kazanan Ayşenil Şamlıoğlu ve yine son dönemde, bence yönetmenliğini doruklara taşımaya başlayan Engin Alkan. Engin' den de biraz söz etmek istiyorum yeri gelmişken. Engin de benim, hani o senin etkileyici bulduğun özelliğimi bulmamda çok yardımcı olmuş yönetmenlerden biridir. Bir kere meslektaşım, oyuncu olarak. Çok beğendiğim bir oyuncu. Kendi gibi oynuyor, çok az kişide olan bir şey. Kendi farklılıklarını sahneye yansıtan bir oyuncu ve yönetmen olarak da bunu göstermeye başladı. Bir kere, Engin' de pek çok yönetmende eksik olan bir şey var: çok iyi bir koç. Engin Alkan bence gümbür gümbür geliyor.
Bence geldi bile.
Geldi. Engin üstelik henüz çok genç. Bir dönemi kapatmak üzere geliyor diyebilirim hatta.

Bundan sonrası için belli olan bir projeniz var mı?
SEVİL AKI : Net bir proje yok. Şehir Tiyatroları şu an bir değişim sürecinde, Orhan Alkaya' nın yönetiminde. Ben eminim ki tiyatro adına, sanat adına çok daha iyi, çok daha yenilikçi projeler gelecek ve 2008 sezonu çok başarılı geçecek. Bu değişiklikleri herkesin takip etmesi gerektiğini düşünüyorum. Her şeye rağmen Şehir Tiyatroları her gün çalışıyor, her zaman oyun oynuyor. Ücretleri de düşük. Sahip çıkmamız gerekiyor, her sahnemize. Kağıthane' ye gidiyorum, orada da heyecanlanıyorum, o da bizim sahnemiz. Türkiye' nin başındaki bu kara bulutlar... Sokaklara döküldük hepimiz bayraklarla. Bu kadarla kalmamalı. Muhalefet, en başta sanata sahip çıkmakla olur. "O salonlar hep doldu, o oyuncular hep oynadı." diyebilmeliyiz. Durursak düşeriz, o noktaya geldik şu anda. Hepimiz, üstümüze düşen her şeyi yapmak zorundayız. Olgun sanatçılar olarak, tiyatrocular olarak, olgun gençler olarak. Sadece Türkiye' ye olan sorumluluğumuz yüzünden bile tiyatroya sahip çıkmamız gerekiyor.
Açıkça Tiyatro Topluluğu' yla ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. İlk takip ettiğim sitelerden biri sizin siteniz. Eleştirilerinizi çok beğeniyorum. Çok düzgün buluyorum, olması gerektiği gibi. Abartılı değil, az değil, çok değil. Ve ne kadar çok insan takip ediyor ki hepsine yorumlar geliyor. Kendi oyunlarınız için yaptığınız tanıtımları çok beğeniyorum, çok heyecan verici. O enerji bir siteden geçer mi? Geçiyor işte. Benim orayla bir gönül bağım var, gerçi siz o bağı çoktan kurdunuz ama ben tamamlamakta geç kaldım.

Burçak ÇÖLLÜ
17.02.2008
* Fotoğraf: Hande Kıstak

|