NURULLAH TUNCER SÖYLEŞİSİ

Ecem Öztürk: Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Dekor Kostüm Ana Sanat dalını okuyarak bu bölümden yüksek lisans diplomasıyla mezun olmuşsunuz. Bu alanda eğitim almaya nasıl karar verdiniz? Oyun yönetmek ya da sanat alanında yöneticilik, okulda hocalık yapmak gibi hedefleriniz var mıydı? Ne zaman oluştu?
Nurullah Tuncer: Her biri bir tesadüf oldu. Ben 12 Eylül 1980 sabahı İstanbul’a geldim. İlginç bir gündü benim için ve Topkapı'ya indiğim zaman bir tek adres biliyordum. Kuzenim vardı akademide okuyan, ona gitmem gerekiyordu. Tabii Topkapı'da herkesi topluyorlar. (Gülüşmeler) İstanbul büyük bir şehir, Van'dan gelmiştim. Bir anda nereye gideceğimi bilmiyordum. Binbir zorlukla buldum onları. Aslında başka bir okulun sınavlarına girmek için gelmiştim. Daha doğrusu İzmir Eşref Paşa Lisesi'nden mezun olduğum zaman tek dersim vardı ingilizce onu verememiştim. O yıl Siyasal Bilimleri kazanmıştım gidemedim. Sonra aradan 2 yıl geçti bir yere giremeyince onlarla o akşam oturduk sohbet ettik. Boş ver, dediler o okula girip memur mu olacaksın ne diye akademiye girmiyorsun dediler. Ne var dedim akademide. İşte resim yapıyorsun dediler. Yapma ya dedim. Fizik, coğrafya, kimya yok mu? (Gülüşmeler) Çok iyi o zaman ben girmek isterim dedim. Bana bir şeyler verdi çizdim. Senin çizgin güzel girersin, dediler. Bir hafta akademiden arkadaşlarla konuşturdular beni. Sonra sınav günü bir baktım 5000 kişi var ben buraya nasıl girerim imkansız bir şey dedim. Beş tane sınav oldu ve birincilikle girdim. Üç kişi alınıyordu okula. Çalışarak okudum pahalı bir okuldu ve marjinaldi. 3. sınıftan itibaren arkadaşlara tahsil vermeye başladım ve bu hocaların dikkatini çekti sen okulda kalmalısın dediler. 84-85 yılında mezun oldum ve okulda hoca olarak başladım. Yine o dön de bir hocam vardı rahmetli, sen tiyatroda çalışmalısın dedi. Gittim işlerimi gösterdim, tamam dediler, kabul ettiler.
Sonra ilk işim... İbsen'in Nora'sını oynayacak Şehir Tiyatrolarında. Nilgün Gürkan yapıyor sahne tasarımını. Bir soba yapmamız lazım dedi bana gittim araştırdım. O zaman Şehir Tiyatroları dağınık bir halde. Atölye başka yerde depo başka yerde.. Neyse sobayı yaptım götürdüm montajını yaptılar aradan birkaç gün geçti herkes sobayı konuşmaya başladı. Kariyerim soba yaparak başladı. Sonra bir çocuk oyunu yapmıştım o da güzeldi. Ben prömiyerde sahneye çıkılırmış hiç bilmiyordum. Sonra Başar Sabuncu'yla tanıştık. Palto'nun dekorunu yaptım. Orda güzel olan şey şuydu. Başar Sabuncu çok sinirli herkes korkar çalışmak zordur filan derlerdi. Candan (Sabuncu) Hanım benden söz etmiş. Demiş yetenekli bi çocuk var onunla çalış. Başar Bey yeni mezun çocuklarla ne işim var demiş. Neyse ikna etmiş, sonra Başar Bey beni çağırdı. İlk eskizleri götürdüm. Sen bir maket yap getir dedi. Ben günlerce uyuyamadım. İşini çok iyi yapan bir insan çünkü. Eve geldim maketi günlerce uykusuz kalıp yaptım sabah saat sekiz gibi bitti maket. Günlerin uykusuzluğuyla götürdüm Musahipzade Celal Sahnesi'ne. Orada çaycıdan çay istedim. İçtim, tir tir titriyorum sınava yeniden girmiş gibi. Bıraktım maketi ben en iyisi gideyim dedim belki beğenmez filan diye. Sonra eve geldim. Aradan birkaç saat geçti evden aradılar. Seni Başar Bey bekliyor dediler. Tamam dedim, yandık. Neyse, gittim tekrar tiyatroya. Kapıdan girdim bekliyorum bu ne diyecek bağıracak, senden böyle bir şey mi istedim diyecek. Nerdesin dedi, çok güzel bir şey yapmışsın niye bırakıp gittin dedi. Çok sevindim. Üstüne konuştuk. Bu büyük bi heyecandı. İş yaparken her iş bir sınav aslında. Hala da devam ediyor. Ondan sonra tasarım yapmaya devam ettim. İyi yönetmenlerle çalıştım. Bunların içinde mesela Mehmet Ulusoy benim için unutulmaz bir hocadır. Tiyatroyu çok seven, tiyatroyla yatıp kalkan biriydi. Türkiye'ye ilk geldiğinde Şehir Tiyatrolarına geldi, o dönem Kenan Işık Genel Sanat Yönetmeni idi. Biz bir oyun yapacağız dedi. Bana bir şeyler çizdirdi. Çizdim, sende iş var dedi. Sonra bir gün tam Kenan Bey'in odasından çıkarken karşımızda bir resim gördük. Tepebaşı'nın yanmış haliydi. Dedim böyle bir tasarım yapmak istiyorum, ondan sonra Moliere yapmıştım. Onun da ilginç bir anısı var. Tam deprem olmuştu o sene 1999 depremi. Dekorun her tarafı oynuyor altında hidrolikler var duvarlar yıkılıyor ön cephesi yıkılıyor. Kapıyı çalıyorlar her tarafı yıkılıyor, Kadıköy'de oynuyor oyun hiç unutmuyorum ve depremden birkaç zaman sonra. Dekor sallanmaya başlayınca seyirci deprem oluyor diye korkmuştu. O oyunla Fransa'ya gittik Marsilya'da gösterildi. Orda da çok övgüler aldı o tasarım. Fransada tiyatro araştırmaları laboratuarı gibi bir birim var onun başındaki hanım çok beğendiğini söyledi işi ve Türkiye'den ilk defa bir tasarım gördüğünü söyledi. Daha sonra Mehmet Ulusoy ile Makedonyaya gittik. Orada bir oyuna çalışıyorduk. Biz tam oyuna başladık orada Kosova savaşı başladı. 2 ay orda kaldık dönemedik Türkiye'ye. Sonra Genel Sanat Yönetmeni olduğum zamanlarda Ankara'da Şeytanlar oyununu sahneye koyuyordu Mehmet Ulusoy. Mutlaka tasarımı benim yapmamı istedi. Ben de onu kırmak istemedim ve Ankaraya gidip orada bir ay sanayi mahallesinde kaldım. Çünkü yedi buçuk ton ağırlığında bir tasarım yapmıştım, bir makinaydı aslında 50 kişiyi yukarı çıkarabilen muhteşem bir şeydi. Sonra Kenan Işıkla çalıştım, Macit Koper, Yücel Erten'le çalıştım. Yurtdışında tasarımlar yaptım. Hırvatistanda bir operada, Saraybosna Tiyatrosu'nda La Boheme operasında, sonra bir gün Bosna'dan teklif aldım bir oyun yönetir misin diye. Kalkıp bosnaya gittim. Memet Baydur'un Düdüklüde Kıymalı Bamya oyununu yaptım. Çünkü orada Mine Baydur hanım başkonsolostu ve Memet Baydur için yurtdışında bir şey yapmak benim için önemliydi. Sonra Suriye'ye gittim. Dışişleri bakanı ortadoğu ile ilgili bir oyun yapmamı istedi ve bir kadın projesi olmasını istiyordu. Üzerinde anlaşmaya vardık, kadınların çektiği acılar üzerine Suriyeli bir yazarın kaleme aldığı Manken adlı oyunu sahneye koydum. Bu oyunun özelliği farklı ülkelerden olan kadınlarla bu oyunu yapmamdı. Bosna'dan Lübnan'dan Suriye'den ve bir iki ülke daha vardı. O sırada Lübnan savaşı çıktı. Oradaki iş de başarılı oldu. Devlet tiyatrolarında yaptım o işi. Kültür bakanı, Dışişleri bakanları oyunu izlediler ve çok beğendiklerini söylediler. Sonra tekrar Bosna'ya gittim. Orada Özen Yula'nın Dünyanın Ortasında Bir Yer'i yaptım. Ondan sonra Katar'a gittim. Orada da Hristo Byotcev'in Titanik Orkestrası'nı yaptım. O oyunda da Arnavut, Boşnak, Makedon, Filistinli, Yemenli ve Katarlı oyuncularla çalıştım. Dört ülkede oynadı o oyun. Epeyce uluslararası festivale katıldı. Baktım ki tamam tasarım da yapabiliyorum. Oyun yönetmeye ondan sonra karar verdim. Çünkü bir dönem yaptığım tasarımlar çok konuşulmaya başlandı nerdeyse rejiden çok tasarım konuşuluyordu. Dekor çok iyi diyorlardı. Önemli olan bütünün iyi olmasıydı. Rejinin önüne geçiyordu, tabi bu elde olan bir şey değil bir orkestra değil yani. Dolayısıyla tasarım yapmamaya reji yapmaya karar verdim. Sonuçta bir akademik eğitimden geliyoruz. Tiyatro tarihi, opera tarihi okumuşuz. Tiyatro tekniği, dramaturji estetik alanla ilgili çalışmalar yapmışsız. Tabiiki daha estetik alana yönelik reji anlayışım var, bu beni diğer rejisörlerden ayıran şey diye düşünüyorum, sahnede iyi bir estetik kurduğumu düşünüyorum ve bu da yeni bir soluk getireceğine inandığım için bu yola başvurdum. Şimdi yurtdışında bir takım çalışmalarım var yine gideceğim ama şu anda Zülfü Livaneli'nin yazdığı Leyla'nın Evi diye bir roman var onu oyunlaştırdı Zeynep Avcı, onun tasarımını yapacağım. Şöyle bir geleneğim vardır, herkesle bir kere çalışmak isterim. Benimle ilk kez çalışan insanları kırmamaya çalışırım, Nedim'i (Saban) kıramadım. Geçtiğimiz günlerde Van Gogh projesinde Hakan Gerçek'le çalıştım. Bu da benim tiyatro anlayışımın bir parçası.
E.Ö.: 2001-2002 sezonunda Şehir Tiyatrosuna vekaleten atanmanızla işiniz iyice yoğunlaşınca, bir seçim yapmanız gerekmiş ve vazgeçtiğiniz, öğretim üyeliği olmuş. Bir internet sözlüğünde ne kadar iyi bir öğretmen olduğunuzdan, öğrencilerinize ne kadar faydalı olduğunuzdan bahsediliyor. Tekrar öğretim görevlisi olmayı düşünüyor musunuz? Öğretirken nasıl hissediyorsunuz?
N.T.: İstiyorum tabii ki. Çünkü önemli olan bildiklerimizi paylaşmaktır. Eğer bunları paylaşamıyor devamlı kılamıyorsanız bildiklerinizin bir anlamı yok. Ben aşağı yukarı 16 yıl akademide hocalık yaptım ve şunu gördüm öğrencilerle iyi iletişim kurduğumu onların düşüncelerini geliştirebilen bir yerde duruyordum. Nota dair değil bilgiye dair bir değerlendirme yapıyordum ve çok verimli bir süreç oldu. Çünkü öğrenciyle paylaşmayı seviyorum. Onların da bana öğrettikleriyle yol almayı seviyorum. Bu daha doğru bir yöntem bence, çünkü konservatif olan yani biçimlenmiş olan şeye karşı bir itirazım var. Bu hangi alanda olursa olsun. Öğrenci hoca ilişkisi aynı zamanda sanatçıyı geliştiren bir ilişkidir. Birbirinden öğrendikleriyle yeni hayatlar kuruyor ve öğrencilerimi bugün önemli yerlerde gördüğümde mutlu oluyorum. Akademik eğitimde klişeleşmiş olan tekrarlara dayalı öğrenciyi boğan tüm mevzuattan onları kurtarmaya çalışırım. Şu anda bu konuda bir erozyon var çok fazla okullar açılıyor tiyatro için. Ama ne kadar yeterli hocalar var bilmiyoruz. Son birkaç yıldır bu konuda üzüntülüyüm. Önümüzdeki yıllarda yine hocalık yapmak isterim.

E.Ö. :1985'ten beri Şehir Tiyatrolarındasınız, sizce Şehir Tiyatroları'nın şimdiki durumu nasıl? Sürekli bir eleştirilme durumu var Ş.T.nin... Sizce bunun sebepleri nedir?Bu eleştirileri haklı ya da haksız bulduğunuz durumlar nelerdir? Tiyatronun içindeki değişimi bir gelişme olarak mı görüyorsunuz?
N.T. : Bu önemli bir soru. Tiyatrolar üzerindeki son dönemler yoğunlaşan bir baskı var. Önce bir özeleştiri yapmak gerekir. Nedir olmayan, nedir aksayan, nedir bitmeyen... Öncelikle şehir ve devlet tiyatrolarının köklü bir yeniden yapılanmaya ihtiyacı var. Nedir bu, daha özerk nasıl olunur? Bu özerkliği destekleyen kanunlar çıkması lazım. 1985 ile 2010 arasında Türkiye'de çok şey değişti. Doğaldır ki bu değişimlerin kurumsal yapılarda da yenilenmesi gerekir. Bu değişimi yapacak olanlar gene kurumların sahipleridir. Onların önerisiyle yapılmalı bu, yoksa bir takım örneklere göre yapılırsa yanlış olur. İstanbul Şehir Tiyatroları hem alaylı hem konservatuarlı geleneği bünyesinde barındıran önemli kurumlardan bir tanesidir. Eğer konservatuar bitiremeyenler giremez derseniz önemli bi damarı kesmiş olursunuz. Çünkü bu tiyatro böyle kurulmamıştır. Bunun karşılığında devlet tiyatroları böyledir, böyle olması gerekir buna hiçbir diyeceğim yok. Ama şehir tiyatroları böyle olmamalıdır. Şehir Tiyatroları oyuncuları konservatuarlı da alaylı da olabilirler. Zihni Göktaylar, Suna Pekuysallar da bu gelenekten gelmişlerdir ve bunun yaşaması gerektiğine inanıyorum. Dolayısıyla yapılacak olan herhangi bir yönetmelik ya da şehir tiyatrolarını daha özel kılacak bir yasa çalışması onu kapsaması gerekir. Şehir Tiyatroları'nın o günden bu güne yaşadığı en büyük problem de bu gibi geliyor. Personel istihdamı diyebiliriz buna. Mesela yüze yakın arkadaşımız psikoloji, makine mühendisliği bitirmiş içinde doktor olanlar da var lise mezunları da. Herhangi başka okuldan ama tiyatroyu seçmişler. Bugün onların istihdamı bir probleme dönüşmüş. Konservatuar mezunu olmayan bir yere gelemez deniliyor. Ben bunu doğru bulmuyorum. Çünkü bu insanlar kuruma 15 yıl, 20 yıl emek vermişler. Yani olmuşlar, daha ne olsunlar. Tiyatronun malzemesi insandır. İnsanla ilgili bir iş yapılıyor ve insanların ekonomiyi de düşünmesi gerekir. Bu sanatı icra edenlerin ekonomik olarak özgür olmaları gereklidir. Arada bir çıkan bankamatik sanatçıları lafı var. Bu bir alanı karalamak üzere yapılmaktadır. Sanat sürekli üretilen bir şey değildir ki. Bir yazar her ay kitap mı yazıyor, bir şair her gün yeni şiir mi yazıyor ya da bir ressam her ay yeni bir sergi mi açıyor. Bazen biriktirmeye araştırmaya ihtiyacı vardır sanatçının. Tabii ki bir sezon çalışmayabilir sanatçı. Ama bunu da suistimal etmemek gerekir. Devlet ve şehir tiyatrolarının bir kanunla korunmaya alınması gerekir. Bununla ilgili 25 yıldır bir çözüm üretilemedi. Çözümüne neden katkı sunulmadı bu da önemli. Son zamanlarda bir takım eleştiriler okudum. Tiyatrolar özelleştirilsin diyorlar, o zaman Divan Edebiyatı'nı özelleştirelim. Türk Dil Kurumu'nu da, Türk Tarih Kurumu'nu da özelleştirelim. Kala kala bunlar mı kaldı özelleştirecek. Bu doğru değildir. Bu nadide kurumların bu tür polemiklerle yıpratılmaması gereklidir. Bu tür söylemlere maruz kalındığı sürece kurumlar yıpranıyor. Bu hiç doğru değil. Şimdi mesela AKM yıkılacak ya da yıkılmayacak diye konuşuluyor. Benim merak ettiğim şey AKM ile ilgili bir proje var mı, varsa kamuoyuyla paylaşılsın. Kullanılan terminoloji konusunda problem var. Mesela Macaristan'da Budapeşte'de bir tiyatro yapılacağı zaman deniliyor ki ey bu ülkenin mimarları gelin biriktirdiklerinizi ortaya koyun bu milli tiyatroyu birlikte yapacağız. On yıl sürüyor ve bir sonuç çıkıyor ortaya. Bu kamuoyuyla paylaşılıyor. Bir otobüs için, bir vapur için yapılmıyor mu bunlar Türkiye'de? Bununla da ilgili böyle bir çalışmaya ihtiyaç var. Bizde yıkılanların yerine yenileri konmadığı için endişe içindeyiz. Bu konuda toplumsal bir güvensizliğimiz var. İlginç bir şey söyleyeceğim size, geçenlerde okuduğum bir haberde şehir tiyatroları belli bir alanda duran bir tiyatro diyordu. Şehir tiyatrolarının oluşumuna bakınca; Harbiye'de duruyor, Gaziosmanpaşa'da duruyor, Ümraniye'de, Kadıköy'de, Kağıthane'de, Üsküdar'da duruyor... Daha ne kadar yerde dursun, fazlasıyla duruyor. Commedia Francois'nin bir tane yeri var, Moskova Sanat Tiyatrosu tek bir yerde, Piccolo Tiyatro'su neden farklı bir şehirde de yok demiyor kimse. Bu böyle bir şey değil, olamaz. Eğer böyle olursa bir anlamı kalmaz. Devlet tiyatroları Türkiye'nin her yerinde sahnesi olan bir tiyatro. Geniş bir alanda yayılan tiyatro. Bunu nasıl işlevsel hale getirebiliriz diye düşünmeliyiz. Yirmi milyonluk bir kentte Şehir Tiyatroları'nın hizmet vermesi mümkün değildir. Bu doğru bir öneri de değil. İstanbul Büyükşehir Belediyesi var, bir de ona bağlı belediyeler var. Niye büyükşehir belediyesi yönetmiyor sadece. Eyüp Belediyesi de olacak, Kadıköy Belediyesi de olacak. İşte İstanbul Şehir Tiyatrolarının durduğu nokta da bu. Tuzla Belediyesi bir tiyatro kurmalı mesela, şehir tiyatroları onlara lojistik destek vermeli. Oraya yönetmen yollamalı, tasarımcı yollamalı, eğitimler vermeli. Birdenbire düğümü çözelim denmemeli. Her çözülmesi gereken problemi kılıçla kesersek hiçbir yere varamayız.
E.Ö.: Pek çok ödülünüz var. Ödüller sizin için ne ifade ediyor? Çalışmalarınızı etkiliyor mu?
N.T.: Aslında belki çocukluktan gelen bir şey ben ödüllendirilmeye hiç alışmadım. Ödül aldığım zaman utanıyorum. Ödüllendirildiğim zaman bana ayıp bir şey yapmışım gibi geliyor. (Gülüşmeler)
E.Ö: Önce realizatör, sonra dekoratör, kostüm ve ışık tasarımcısı, genel sanat yönetmeni ve rejisör... Tiyatronun sahne arkasındaki hemen her alanında yer almışsınız. Sahne üstünde de bulunmayı düşünmediniz mi hiç?
N.T.: Yok. O çünkü başka bir iş. Oyunculuk dünyada en yapamayacağım şey. Figüranlık yapabilirim. Bir yerde otur sesini çıkarma derlerse olabilir. Zaten sahne üzerinde bir şeyler yapıyoruz. Bu yaptıklarınızdan hoşnutsanız başka alana ihtiyaç duymazsınız. Tiyatronun mutfağından geçtiğim doğrudur. Mesela bir oyuncu tiyatroya stajyerlikle başlar sonra oyuncu olur. ben buraya gelinceye kadar 6 yıl realizatörlük yaptım. Tasarımcı olduğunuz zaman tiyatronun mutfağını iyi bilmeniz gerekir. Şehir tiyatrolarında Genel Sanat Yönetmeni olmak da bu birikimle gelinince iyi oluyor. Bugün için söylemiyorum, kurum dışından gelen kişilerde ya da görevlendirmelerde yönetmekte ya da yapıyı anlamakta sorun olabilir. Şu ana kadar tiyatroda çalışmadığım yönetmen, oyuncu kalmamıştır. Bir kurumu tanımıyorsanız orayı yönetmekte sorunlar yaşayabilirsiniz. Ben bu konuda kendimi çok şanslı görüyorum. Bir kurumun en alt basamağında en üst basamağına gelmek bir çalışan için onur verici bir şeydir. Bu onuru büyük bir keyifle taşıdım. Bu sadece yöneticilik anlamında değil, tasarımcı olarak da geçerli. Kendimi hep bir tiyatro işçisi olarak görürüm. Çünkü bunun mevkilerle ilişkisi yoktur. Yeteneğiniz varsa her yerde durabilirsiniz.

E.Ö: Oyunculara genellikle bir karakteri ortaya çıkarma süreçleri sorulur. Bu sizde nasıl oluyor? Yani bir oyunun dekoru, ışığı ve kostümü -özellikle de tekst çok fazla yardımcı olmuyorken- nasıl oluşuyor? Bu alanı merak eden okuyucularımız için biraz bilgi verebilir misiniz? Oyunun sahne tasarımı süreci nasıl oluşur?
N.T.: Akademik eğitim içinde resim ve heykel de var. Bir çizginin nasıl ruhu varsa, diyorsunuz bu Picasso, bu Van Gogh bu çizginin ruhu insanın ruhuyla da özdeştir. Görsel alandan geliyoruz ve tüm çalışmalarımızda karakterlere tiplere baktığımızda uygulanması gereken öne çıkarılması gereken ruhun izlenimlerinden görsel olarak yola çıkıyorum. İlk bakışta anlaşılması ve paylaşılması zor bir meseledir. Benim rejilerimde oyuncu arkadaşlarla kurduğumuz terminoloji kimisinin aleyhinde olabiliyor. Ben resim olarak bakıyorum onlar düşünsel olarak bakıyorlar. Bu benim işimi kolay onlarınkini zor kılıyor. Çalışmalarımda imajları metaforları görsel olarak anlatmaya çalışırım. Alıştıkları yöntemin dışından bakan birisiyim. İntiharın Genel Provası 2008 yılında yazılmış bir oyun. Okuduğunuzda dört oyuncu var. Karakterler hakkında fazla fikrimiz yok ama Romeo ve Juliet olsa onlar kaç yaşındalardır nasıl olmaları gerektiği konusunda fikirlerimiz vardır. Yeni olan şeylerde sıkıntılar vardır. Türkiye'de yeni metinlerin sahneye taşınmamasının nedeninde bu da küçük bir payda diyebiliriz.
E.Ö: Dekor ve kostüm tasarımına ilgi çok fazla değil sanki. Gençler daha çok oyuncu olmak istiyor gibi... Türkiyede'ki sahne sayısı zaten sınırlı, üstelik pek çok sahne, tasarımcının ya da yazarın hayalindeki dekorun yapılmasına olanak vermiyor maalesef. Siz bu konuda ne düşünmektesiniz?
N.T.: Tasarımcılık çok hızlı bir süreç değil. Onun da kendi içinde alanları var. Tiyatro, tv, reklam.. Oyunculuk daha hızlı bir yaşam kurmanıza neden oluyor. Diyelim ki sahne gösteriden mezun olmuş Tuba Büyüküstün var. Bugün bir star oyuncu olarak karşımızda. Bu kadar kestirme bir şey değil tasarım. Tabiiki yeteneğe bağlı bir şey. Tasarımcıların gelişimi ressamlara benziyor. Bir yeri bitirdiğin zaman en az bir on yıl beklemek gerekiyor. İstekli olanların da bu alanda umutsuz olmamaları gerekiyor. Diğer alanlarda tv sinema reklam alanlarında çalışıyorlar. Asıl önemlisi Türkiye'de bir tasarımcının kendini bütünüyle ifade edebileceği bir sahne yok. Buna bugün yapılan Muhsin Ertuğrul Sahnesi de dahildir. Kendi içinde bir öncekinde daha iyi diyebiliriz sadece.
E.Ö.: Dünyadan örnek verebilir misiniz?
N.T.: Macaristan'daki Devlet Tiyatroları sahnesi. Bir uzay üssü gibi. Bir kere 5 yıldızlı bir otelin içinde son model bir aracın tasarımı gibi. Kapıdan girdikten sonra her şey buna uyumlu. Sahnenin altına indiğimizde baretler takıldı. Yirmi metre derinliğinde üç tane sahneden oluşuyor. Altmış metreye kırk metrelik bir sahne. Bir haç gibi düşünün. Bu büyüklükteki bir sahnenin ortasındaki sahne kırkbeş derece eğilimle üç kenara hareket edebiliyor. Podyumlar içinden çıkıp oturabiliyor ve bu esnada döner sahne konabiliyor. Alman bir firma özel olarak üretmiş. Onu gördüğünüz zaman Türkiye'de tiyatro yok diyorsunuz. Bir dönem ilk cep telefonları çıktığında tuğla gibi telefonlar taşıyorduk. O zaman için çok iyiydi. Ama bugüne bakınca nerdeyse kağıt telefonlar var. Standartları konuşacak olursak buna göre konuşmalıyız. Bu yapılan sahneleri doğru bulmuyorum çünkü bunlar İtalyan sahneleri. Türk tiyatrosundan bahsediyorsak bunun üzerine kuracağınız bir şeyden Meydan Sahnesi'nden bahsetmeliyiz. Biz İtalyan sahnesinde Türk tiyatrosu yapmaya çalışıyoruz ve ne güzel bir İtalyan sahnesi yaptık diye de övünüyoruz. Aynı zamanda tiyatronun estetik alandaki problemidir. Meydan sahnesi dediğimiz sahne oyunculuğa yeni disiplinler getirir. Bu sahnede sadece seyirciye doğru oynuyorsunuz ama Meydan sahnesinde arkanızda duranlar da var onlara da oynamalısınız. Türk tiyatrosunun önünü tıkayan bir mesele. Tek kaçışlı bir perspektif gibidir. Ben arzu ediyorum ki iki sahnenin işlevlerini de içinde taşıyabilen sahneler yapsınlar. İşte o zaman güzel bir sahne yapıldı diyebilirim.
E.Ö: İstanbul- Mekan -Tiyatro Festivali projenizden biraz bahseder misiniz?
N.T.: Önemli bir projeydi ve çok iyi bir yere gelmişti. Bir gerçek var ki bir iş başarılıysa onu nasıl başarısız kılabiliriz ve yapmayabiliriz meselesi gelir gündeme Türkiye'de. İstanbulda bir tane tiyatro festivali var oysa ki onlarca olması gerekir. Bir festival Trabzona’da da var Konya’da da var. Şehrin tiyatrosunun bir tane festivali var. Onun da binbir tane gerekçeyle yapılmaması üzere bir köşeye itildi. Bir festivali yapmak kurumsal kimliği uluslararasına taşımak içindir. Uluslararası tasarımcı, oyuncu, yönetmen değişimini yapmak için gereklidir. Ortak prodüksiyonlar yapmak için gereklidir. Çünkü bu yoksa o tiyatronun uluslararası alandaki başarısı da geleceği de sıfır noktasında durur. Ben bunu şöyle düşündüm. Şehir Tiyatrolarının dışarı açılmasını gelişmesini istemiyorlar. Adından söz edilmesini istemiyorlar ya da bilemediğim başka nedenlerle yapılamaz hale geldi. Üç defa yaptık. Güzel bir projeydi. Birçok prodüksiyona ev sahipliği yaptı. İstanbul'un her yerinde tiyatro yapılabilir anlayışını getirdi. Bir mekan duygusu getirdi. Bu anlamda misyonu önemli bir yerdeydi. Buna her ne kadar Nurullah Tuncer festivali deseler de tek kişilik bir iş değil. Kurumsal bir işti. Şu anda tarihin sayfalarına gömüldü. Bir avuç insanız bu alana ömrünü koyan birbirimizden beslenmeliyiz. Sanatta tabii ki kıskanma olur ama birbirini yok etmeye yönelik olmamalıdır.
E.Ö : Yurtdışından pek çok oyunun ve grubun Türkiye'ye gelmesine aracı oldunuz, pek çok oyunu da yurtdışında başarıyla sahneye koydunuz. Türk tiyatrosu ile yurtdışındaki tiyatroları karşılaştırdığınızda ne gibi farklar görüyorsunuz?
N.T: Oyunculuk anlamında baktığımız zaman, estetik olarak baktığımız zaman farkı şöyle görüyorum; bizim onlarla olan farkımızın en önemli özelliği biraz doğu-batı arasında duran bir yerde kalıyoruz ve burada durmak da önemli bir avantaj gibi görünüyor. Hem oyunculuk olarak, hem diğer alanlarla da ilgili. Yurtdışında büyük bir ilgi gördüğümüzü görüyorum. Mesela en son Kocaeli Şehir Tiyatrolarıyla Derviş ve Ölüm'le Belgrat'a gittik. Belgrat Devlet Tiyatrosu'nda oynadık, çok büyük bir beğeni gördü oyun ve çıkan eleştirilerde de tam bu söylediğim şey vardı: bir doğu-batı karışımı, ve Meşa Selimoviç'i başka bir gözle gördükleri için bundan çok mutluluk duyduklarını söylediler. Çünkü Meşa Selimoviç orada çok bilinen bir yazar, yani bir sürü kitapları olan bir yazar. Dolayısıyla çok bilinen bir yazarın oyunuyla gitmek ve orada bu oyunu göstermek ve bunu bir başarı olarak hanenize kaydettirmek önemli bir meseleydi bence. Bu anlamda önemli bir yerde duruyor Türk Tiyatrosu. Ama disiplin konusunda, yani yurtdışında da işler yaptığım için, burdan bakarsak eğer oradaki oyuncuların daha disiplinli olduğunu söyleyebilirim. Ama bunu genel bir şey olarak söylemiyorum tabii ki. İşlerini daha büyük bir titizlikle yaptıklarını söyleyebilirim. Onun nedeni de belki ekonomik anlamda çok dağılmadıkları için. Yani bizde mesela bugünkü koşullarda yaşamak ve aldığınız maaşla geçinmek mümkün değil. Tabii ki oyuncular dizilere gidiyorlar, filmlere giriyorlar, hocalık yapıyorlar ne bileyim eğitmenlik yapıyorlar yani bir sürü alanda yeniden bir enerji tüketiyorlar. Dolayısıyla bu da tiyatroya tam ve bütün bir enerji olarak dönmüyor. Onun için bu farklılığı ortaya koyarken de faktörleri de sıralamak gerekiyor. Ama tüm bu olanlara rağmen Türk Tiyatrosu çok umut verici bir yerde duruyor ve çok iyi oyuncular yetişiyor bence. Dünyaya söyleyecek sözleri var Türk Tiyatrosunun, hem de çok önemli sözleri var. Ben bu konuda çok umutluyum.
E.Ö:. Sizin Genel Sanat Yönetmeni olduğunuz dönemde ilk defa Şehir Tiyatroları'nda repertuvar Şehir Tiyatroları çalışanları tarafından belirlenmiş. Nasıl bir süreç işledi?
N.T: Bu süreci şöyle yaptık; bütün tiyatro çalışanları geldi, herkes bir proje önerdi, projeler dramaturji bürosunda toplandı. Repertuvardan geçmiş mi geçmemiş mi, geçenler konusunda ya da girmemiş olanlar tekrar girdi onlar arasından bir seçim oluşturduk ve bunu repertuvara aldık. İyi de yapmışız. Çünkü bu aynı zamanda Genç Tiyatro oluşumunun da birinci adımıdır. Çünkü onu yapmamış olsaydık, belki bugün Genç Tiyatro birimi çok önemli çok güzel işlere imza atıyor, bunun da önü açılmıştır. Bunlar tabii ki tiyatroya yeni enerjiler getiren davranışlardır ve bu enerjinin daha fazla yayılabilmesi için önemli girişimlerdir. Bunun devam etmesi gerektiğini düşünüyorum.
E.Ö: Şehir Tiyatroları dışındaki grupları-oyunları takip ediyor musunuz? Özel tiyatroları nasıl buluyorsunuz? Beğendiğiniz gruplar var mı?
N.T.: - Beğendiğim gruplar var. Mesela Altıdan Sonra, Dot'un oyunları... Özel tiyatrolar önemli bir aktivite içinde, mesela Duru Tiyatro da önemli işler yapıyor. Daha bilemediğim, belki izleme şansım olmayan özel tiyatroların da olduğunu biliyorum ve bu önemli bir alandır. Özel tiyatroların bir biçimde sahne imkanlarına kavuşturulması lazım. Yani ben Genel Sanat Yönetmeni iken benim önerim de şuydu; her yere Şehir Tiyatroları gidemez, ama en azından özel tiyatrolara -çünkü onlar da İstanbul halkına hizmet eden bir yerde duruyorlar- lojistik destekler verilmesi gerektiğini, bizim kullanma imkanımız olmayan sahnelerin altyapılarını bizim oluşturmamız koşuluyla oralarda gösteriler yapmalarına imkanlar sunmalıyız diye düşünmüştüm. Bu bir anlamda da belki hayat buldu. Küçükçekmece Belediyesinin olduğu girişim biraz bu öneriyi destekliyor bence. Bunu da önemli buluyorum çünkü özel tiyatro yapmak çok güç bir iştir. Yani bunu kurum tiyatrosunda yaparken ne kadar zorlanıyorsunuz, bir de düşünün ki özel bir alanda yapıyorsunuz. Sponsor bulmak, oyuncu bulmak, prova salonu bulmak ve onun bütün giderlerini karşılamak çok kolay şeyler değil. Bunun sadece özveriyle yapılan bir iş olduğunu da biliyorum ben de bir tiyatronun bu yollunda özel girişimleri o anlamda desteklemeye çalışıyorum. Van Gogh örneğinde olduğu gibi. Hakan yeni bir tiyatro kurmuştu, ben de ona bir tasarım yapmayı bir görev olarak gördüğüm için bunu yaptım. Dolayısıyla desteğe ihtiyaçları var ama bu desteğin de bir biçimde kamu kurumlarıyla da koordineli olarak yapılması gerektiğine inanıyorum. O zaman İstanbul'da daha dinamik bir tiyatro hayatı olacaktır. Tabii ki aynı alanda duran meslektaşlarız, bunun "özel"i "devlet"i ya da "şehir"i yoktur. Oyuncu her yerde oyuncudur, gözyaşı her yerde gözyaşıdır. Bu birbirinden ayrılmaz et ve tırnak gibidir ve bunun bir ayrıma değil, daha çok bir birlikteliğen bir bütünlüğe dönüşmesi gerekir. Birbirlerini anlamaları, eksik noktalarda takviye etmeleri gerekir. Bu olursa o zaman istanbul'da daha renkli bir tiyatro yaşanır diye düşünüyorum. Bunun hayata geçirilmesi de bir anlamda kamau kurumlarının görevidir. Bunun alt yapısı da tabii ki biraz önce sözünü ettiğim gibi yasal düzenlemelere bağlıdır. Yani diyelim ki kostüm veremezsiniz özel tiyatroya çünkü onlar demirbaşa kayıtlı olduğu için mümkün değil. Yani bunların önünün açılması lazım. Özel tiyatrolara lojistik desteğin sağlanması için bunların da yasal düzenlemelerde yer alması gerekiyor. Mesela şimdi Genç Tiyatro liselerle ilgili bir çalışma yapıyor, bu takdire şayan bir davranıştır ve güzel bir örnektir. Yani bunun aynı zamanda önümüzdeki yıllarda da, sözünü ettiğimiz gibi Tuzla'daki tiyatro severleri buluşturan onları bir araya toplayacak, onların tiyatro yapmalarına imkan sağlayacak bir takım lojistik destekleri kurum tiyatrolarının mutlaka hayata geçirmesi lazım,yoksa her yerde bir sahne açarak değil.
E.Ö: Şu ana kadar yaptığınız işlerden, unutamadığınız, sizin için ayrı bir yeri olanlar var mı?
N.T.: Var. Woyzeck, Mehmet Ulusoy'la yaptığım oyun. Benim için çok özel bir işti. Ayrıca Şeytanlar, yine Mehmet Ulusoy'la yaptığım; Palto, Başar Sabuncu'yla yaptığım; Kanlı Düğün, Başar Sabuncu'yla yaptığım, Yücel Erten'le yaptığım Schweyk... Yani var benim için özel hissettiğim oyunlar. Bu biraz onlarda yeni şeyler bulduğum için, çalıştığım ustaların, yani onlarla çalışmak herkese nasip olacak bir şey değil.Yani Mehmet Ulusoy hayatımda en önemli tiyatro adamlarından biridir. Onu hep güzel şeylerle yad ediyorum ve unutamıyorum. Mesela Makedonya'da yaptığımız, birlikte çalıştığımız işi unutamıyorum. İki ay baba-oğul gibi yaşadık, ondan çok şey öğrendim ve bunlar güzel ve unutamadığım anılardır.
E.Ö.: Yönetmek ya da tasarımını yapmak isteyip de henüz yapamadığınız bir oyun var mı?
N.T.: Bir oyun değil, birden fazla oyun var. Bunları 60 yaşına kadar yapmayı düşünüyorum. Yani aşağı yukarı 8-10 tane daha oyun yapabilirsem kendimi mutlu sayacağım.
E.Ö: İntiharın Genel Provası, İ.B.B. Şehir Tiyatroları'ndaki ilk reji çalışmanız… Tepkilerden memnun musunuz?
N.T: Sevenler de sevmeyenler de var ya da "Tasarımcıdan genel sanat yönetmeni olur mu? Bu adam tasarımcı, bir de kalktı oyun yönetmeye başladı. Ne anlar bu işlerden bir de oyun yönetiyor?" gibi.. Ama tabii ki anladığım için değil, yaptığım için söyleyebilirim. Anlamak başka bir şey çünkü. Aldığım tepkiler genelde olumlu ve 'yeni bir bakış' olduğunu söylüyorlar. Mesela örnek vermem gerekirse Ataol Behramoğlu oyunu izledi ve yaratıcı bir çözüm önerdiğimi söyledi. Çünkü oyunun tekstini de okumuştu, daha bilgiyle olan bir yaklaşımdı. Ondan bunları duymak beni mutlu etti. Sadece ondan değil, Kenan Işık oyunu çok beğendiğini söyledi. Sumru Yavrucuk çok beğendiğini söylemişti. Beni mutlu eden; hem entellektüel kesimden, hem de halktan da aynı tepkiyi alıyor olmak, ikisini buluşturması ve ikisinin de bu oyunla ilgili pozitif düşünceleri beni umutlandırdı doğrusu. Şu anda Ümraniye'de oyun devam ediyor. Her gün arıyorum arkadaşlarımı; iyi gittiğini, her oyunun finalinde bütün seyircinin ayakta olduğunu, çok sevdiklerini söylüyorlar. Bunlar mutlu ediyor tabii beni. İlk işin böyle bir yerden başlaması bir tesadüf değil bence. Bu şuna benziyor; Picasso bir gün bizim gibi böyle oturmuş, bir şeyler söylemiş ve bir peçeteye çiziktiriyormuş. Garson gelmiş yanına demiş ki:" Bunu bana satar mısınız?" Picasso bakmış "Satarım ama sen alamazsın." demiş. "Niye?" demiş garson, "Peçeteye çizdiniz." "Hayır" demiş Picasso, "Bu peçeteye çizdiğimin arkasında 40 yıl var. Sen onu görmüyorsun, sadece peçeteye çizdiğimi görüyorsun." Ben de 25 yıldır tiyatroda çalışıyorum. Herhalde yüzlerce oyunun içinde bulundum; realizatör olarak, ışıkçı olarak.. Onları izledim, baktım, bir çok ustanın yaptığı işin içinde oldum. Oralardan herhalde bir şeyler öğrenmişimdir diye düşünüyorum. Bu öyle hemen, bitirir bitirmez reji yapacağım, şu olacak, bu olacak gibi bir şey değil. Bu bir birikim sonucu ortaya çıktı. Biriktirdiklerimi olumlu bir şekilde yansıtabilirsem bu benim için mutluluk verici bir şeydir.
E.Ö.: Oyunun yazarı Duşan Kovaçeviç izledi mi oyunu peki?
N.T: Duşan Kovaçeviç gelemedi. Çünkü bu grip salgını orada da çok yoğun olduğu için, sonra bir de anladık ki yalanmış aslında o, bizi kandırmışlar. Ama gelecek, Şubat ya da Mart ayı içinde gelecek. Biz ona oyunun kaydını, fotoğraflarını gönderdik. Oyunu çok beğendiğini ve farklı bir iş olduğunu söylemiş. Umarız ki gelir, seyrettikten sonra birlikte fikirlerini paylaşmış oluruz.
E.Ö: İntiharın Genel Provası'nın sahne tasarımı da ilginç; çok dekor kullanılmamış gibi ama bütün sahneyi etkin biçimde kulanmışsınız. Üstelik sahnenin kendi olanaklarını kullanarak… Bu fikir nasıl oluştu?
N.T: Bu fikir aslında şöyle bir yerden geliyor; tekstte hiç köprü yok aslında, hiçbir şey yok. Ne yapabilirim? diye düşündüm ben de.. Öyle bir şey olmalı ki hem köprü olması lazım, hem de olmaması lazım. Biz orayı tiyatro terminolojisinde "köprü" diye tarif ederiz. "Köprüden barı indir" denir mesela, tiyatronun köprüleri vardır. Buradan hareketle o barları aşağıya indirdik. Bu aslında yeni bir şey değil. O barlar aşağı yukarı yüz yıldır orada duruyor. Arşimet'in buldum buldum meselesi gibi. İşte 3 metre daha aşağıya indirdik ve onları biraz düzenledik. Bu kadar yani, bir şey değil. Tiyatro seyircisi geliyor, hep gizliyoruz her şeyi. Perdeler var, prizleri göstermeyin, onu gösterme, bunu gösterme.. Bu bezlerin hepsini atmak lazım. Biz de kaldırdık attık. Tiyatroyu biraz da çıplak görsünler.Ne var bu tiyatroda o demirler nereden iniyor? O borular ne? Seyircinin bir kısmı onları dekor zannetmiş. "Aaa boruları çok güzel yapmışlar,hepsi iniyor kalkıyor" falan.. Onlar orada vardı zaten, biz bir şey yapmadık. Yani dolayısıyla bir tasarım yaptım diyemem. O boruları ben yapmadım. Onları müteahhitler yapmışlar. Ben sadece onları aşağıya indirdim, o kadar... Bu aslında bir anlamda da, İstanbul-Mekan-Tiyatro derken söylemiştim biraz önce her yerde tiyatro yapabilirsiniz. Dekor da her türlü yaparsınız, önemli olan oyunculardır ve imkanları yaratıya dönüştürecek bakışlardır. Tiyatro dediğiniz iki kalas bir heves zaten. Biz de iki kalas bulduk, hevesli arkadaşlarımız da vardı, böyle bir iş çıktı ortaya. Yoksa bu bir tasarım değil bence.
E.Ö:. İntiharın Genel Provası iyi bir tekst bence. Çağdaş balkan yazarlarına bir parantez açmak ister misiniz? Oyunlarını besleyen kaynaklar sizce nelerdir? Ülkemizin bu metinleri keşfetmesi hayli zaman aldı sanırım.
N.T.: - Ben aşağı yukarı 15 yıla yakın süredir Balkanlarla ilgileniyorum ve eşim de Makedonyalı. Dolayısıyla biraz hanımköylüyüm. Balkan tekstleri gerçekten çok uzun zamandır keşfedilmemiş, aslında keşfedilmesi gereken bir alan. Balkan tiyatrosunu Avrupa tiyatrosundan daha yakın buluyorum ve daha yaratıcı buluyorum, daha önemli buluyorum. Bunun nedeni şudur; bir kere Balkanlar sürekli bir travma, sürekli bir acı yaşıyorlar. Son 20 yıla baksak bunun ne kadar çok olduğunu göreceksiniz. Hırvatistan, Bosna, Sırbistan, Kosova, Makedonya... Bunlar bu acının içinden gelen ve yıkılmış bir ülkenin parçası olarak duruyorlar. Tabii ki bir anlamda hem acıların yoğun biçimde yaşandığı yani balın ve kanın yan yana durduğu bir yerden söz ediyoruz. Bir tarafı gerçekten bal gibi;üretken, verimli, güzel; bir tarafında da kan var. Doğaldır ki bize yakın ve ortak bir tarihimiz var, bir taraftan da. 500-600 yıl birlikte yaşamışız. Onlar bizi etkilemiş, biz de onları etkilemişiz ve bir anlamda Balkan tiyatrosu şu anki Türkiye'deki tiyatroların bir adım ötesinde duruyor. Bizden de çok şeyler taşıyor, onun için birdebire yakınlık duyuyoruz, kendimize yabancı bulmuyoruz. Balkanlardaki tiyatro tekstlerinin mimarı burada duruyor. Acıdan,sevinçten ve mutluluktan gelen bir yapısı var.Bir başka anlamda da modern, çağdaş dramaların öncüleri diyebilirim Balkanlar için. Yani bir tek Duşan Kovaçeviç yok; Lukovski var, onlarca isim sayabilirim... ve bunların her biri Türkiye'de oynanması gereken oyunlar. Çünkü ortak bir tarihin bizim için uyarıcı olması lazım. Yugoslavya'nın dağılması bizim uyarıcı olması gerekir, olup bitenlere daha yakından bakmamız gerekir. Mesela Atatürk'ün güzel bir sözü var, diyor ki: "Balkanlara giden yol Belgrat'tan geçer." Yani Sırbistan'dan geçer. Sırbistanı tanımayan, bilmeyen, Balkanları tanıyamaz bilemez ve yakın da olamaz diyor. Bu önemli bir şeydir. Doğaldır ki ben de onun için Duşan Kovaçeviç'le bir... yapmak istedim ama bunun öncesinde Meşa Selimoviç var. Bu yazarlarınTürk diline çevrilmesi tabii ki bu ortak tarihten gelen ve tiyatroyu bilen insanlarla ancak olabilir. Bilge Emin bu konuda bence önemli bir referanstır. Meşa Selimoviç'in Derviş ve Ölüm'ünü de o çevirmişti, aynı zamanda Özen Yula'nın Dünyanın Orasında Bir Yer'ini de Boşnakçaya çevirdi. Bu da önemli, çünkü Boşnakçaya çevrilen ilk Türk oyundu Özen Yula'nın oyunu. Şimdi biz nasıl burda bunları yeni keşfediyorsak Bosna'da da ilk defa bir Türk tiyatrosuna ait olan bir teks Boşnakçaya çevriliyor, yani onlar da Türk tiyatrosunu tanımış oluyorlar. Dolayısıyla bu misyonun asıl sahibi Bilge Emin'dir. Çünkü babası aynı zamanda Tito'nun danışmanlığını yapmış, aynı zamanda Üsküp Türk Tiyatrosu'nda genel müdürlük yapmış ve tiyatrodan gelen bir aileden geldiği için de tiyatro dünyasını iyi tanıyor bunun sonuçlarını ... Barut Fıçısı yine böyle bir yerde duruyor. Önümüzdeki yıllarda eğer bu enerjisini devam ettirirse yeni oyunlarıyla, yeni çevirileriyle mutlaka karşılaşacağız ve Balkan tiyatrosunu daha yakından tanıma şansımız olacak. Zaten İstanbul-Mekan-Tiyatro festivalinin birinci özelliği de buydu. Balkan tiyatrosu, Ortadoğu tiyatrosu ve Türk tiyatrosuyla ilgili tekstleri metinleri bulmak, ortak projelere yönlendirmek, bu anlamda da önemli bir misyondu bu. Çünkü biz mesela Ortadoğu tiyatrosunu da bilmiyoruz, Türk dünyasından gelen oyunları da çok bilmiyoruz. Oysa ki Türk tiyatrosundan söz ederken Kıbrıs tiyatrosunu, Kazak tiyatrosunu, Türkmen tiyatrosunu, Azerbaycan tiyatrosunu da bilmemiz gerekiyor değil mi? Bunlar da Türk soyundan gelen ve o birikimin paydaşları olarak duruyorlar. Ancak o zaman Türk tiyatrosundan söz edebiliriz. Dolyısıyla buradaki meselenin özünde Balkan tiyatrosunun kimliğini var eden en önemli mesele Yugoslavya parçalandıktan sonra ortaya çıkan travmalar, ortaya çıkan şiddet, kardeşin kardeşi öldürmesi meselesi tiyatronun bugünkü verimli alanını oluşturmuştur. Bütün tekstlerde de umudun kaybolmadığını görüyoruz, bu daha önemli bir şeydir. İntiharın Genel Provası'nda da sonuçta şu var; orada Hırvat, Türk ve Boşnak üç kişi var değil mi? Savaşta ve üçü de belki kardeşler, aynı mahallede yaşamışlar. Bu bugün de öyle çünkü. Balkanları tanımak bilmek çok zor. Mesela Bosna'da Sırplar var, ama Boşnaklar, onlar da Sırplara karşı savaşmışlar. Birbirinin içine geçmiş bir şeyden söz ediyoruz. Dolayısıyla insanın acılarının, insanın çaresizliklerinin, insanın yokoluşunun önemli bir dışavurulmasıdır diye sözedebilirim. Yani son 50 yıla baktığımız zaman Almanya'nın herhangi bir savaşta olduğunu söyleyemeyiz İngiltere'nin ya da diğer Avrupa ülkelerinin hiçbir tanesinin savaşla ilgisi yok, yani ülkenlerinde yaşmamışlar. İnsan bir yerde acı çekmişse, bedel ödemişse tabii ki oranın tiyatrosunun önemli bir yerde olduğunu düşünüyorum. Filistinde de öyle. Filistinde çok iyi oyunlar, çok iyi tekstler olduğunu biliyorum ve seyrettim de.. Yani onun içindir belki.
E.Ö. Özen Yula'nın Dünyanın Ortasında Bir Yer isimli oyununu Şehir Tiyatroları'nda sahneleyeceğinizi öğrendik. Provalar başladı mı, takvimi nasıl işleyecek? Sahnelenecek işle ilgili kafanızda neler var, aktarabilir misiniz?
N.T: 18 Ocakta başlayacak prova, yani önümüzdeki pazartesi Harbiye'de başlayacak. Mart ayı içinde prömiyer yapmayı düşünüyoruz. Burada belki en çarpıcı şey, farklı dillerde oynanacak oyun. Rusça, Arapça, İngilizce, yer yer Boşnakça ve Türkçe. Bunu yapmamızın nedeni de 2010 kültür başkenti olan istanbul'da dışarıdan gelen, yabancıların da şehir tiyatrolarında farklı dillerde oynanan bir oyun izlemiş olmaları. Bu sezon sonuna kadar böyle oynanacak, sonra tekrar Türkçe oynanmaya devam edecek. Burada da dışarıdan gelen bir arkadaşımız var Esra Bonabar, o ekipte yer alan dışarıdan gelen oyuncularımızdan. Diğer bütün ekip şehir tiyatrolarından. Müziklerini Can Atilla yapacak, iyi bir proje olacağını düşünüyorum. Çünkü Bosna'da çok ses getirmişti, çok iyi bir iş olmuştu. Bu benim için belki bir röpriz olacak ama malzeme değiştiği zaman, daha doğrusu oyuncu malzemesi farklılaştığı zaman onun da farklı bir niteliği olacak. İlginç bir şey de var, bu oyunu daha önce Ayşenil Şamlıoğlu devlet tiyatrolarında sahneye koymuş. Ben izlemedim ama, onun da bu oyunu tekrar gündeme getirmesi önemli bir şey bence. Bakalım zaman neyi gösterecek. Tasarımını da ben yapacağım yine.
-Çalışmalarınızda başarılar dileriz. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Hazırlayanlar
Söyleşi : ECEM ÖZTÜRK
Fotoğraf-Kayıt: BARIŞ KIRALİOĞLU
Nurullah Tuncer Kimdir?
Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Dekor Kostüm Ana sanat Dalı’nda lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamladı.1985 - 2002 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü Öğretim Görevlisi olarak çalıştı.1985 yılından itibaren İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Şehir Tiyatroları sanatçısı olarak görev yapmaktadır.100’e yakın oyunda dekor,kostüm ve ışık tasarımcısı olarak çalıştı.1987’den bu yana yağlı boya resim çalışmaları yapan sanatçı 1990 ve 1996 yıllarında İstanbul’da iki sergi açmıştır.
SAHNE TASARIMI YAPTIĞI OYUNLARDAN BAZILARI
2009 İntiharın Genel Provası (Duşan Kovaçeviç / M.Nurullah Tuncer) İBŞT
2009 Van Gogh ( Hakan Gerçek ) ,Tiyatro Gerçek
2008 Irk Bitig (Emre Koyuncuoğlu), Kocali B.B.Ş.T.
2008 - Tartuffe ,Moliere / Rahim Burhan , Kosova Devlet Tiyatrosu
2008 Kale (Meşa Selimoviç/Neboyşa Bradiç) Koprodüksiyon: Kruşevo
Tiyatrosu, Belgrad Dram Tiyatrosu
2007 La Boheme (Giamo Puccini/Sulejman Kupusovic) Saraybosna
Devlet Opera ve Tiyatrosu
2004 Medea (Eurıpıdes/L.Gorgievski),İ.B.B.Ş.T.
2003 Hamlet (W.Shakespeare/Adrian Brıne),İ.B.B.Ş.T.
2002 Herkes Aynı Bahçede,(Anton Çehov/Başar Sabuncu),İ.B.B.Ş.T.
2002 Bir Adam Yaratmak,(N.Fazıl Kısakürek/Mahmut Gökgöz),İ.B.B.Ş.T.
2001 Schweyk II.Dünya savaşında (B.Brecht-Yücel Erten). İ.B.B.Ş.T.
2000 Woyzeck-(Georg Büchner/ Mehmet Ulusoy),İ.B.B.Ş.T.
2000 R.R.R.,(De Jordan Plevnes/Mehmet Ulusoy).Koprodüksiyon:
Tarhunda Tiyatrosu, Üsküp Halklar Tiyatrosu, İ.B.B.Ş.T
1999 Aşk Hastası ,(Y.Kenan Işık) İ.B.B.Ş.T.
1997 Huzur(Ahmet Hamdi Tanpınar/Y.Kenan Işık) ,İ.B.B.Ş.T.
YÖNETTİĞİ KİMİ OYUNLAR
2009 - İntiharın Genel Provası / İDuşan Kovaçeviç , İstanbul Şehir Tiyatroları
2008 - Dünyanın Ortasında Bir yer / Özen Yula ,Bosna Devlet Tiyatrosu - Zenica
2006 - Düdüklüde Kıymalı Bamya / Mehmet Baydur , Bosna Devlet Tiyatrosu - Zenica
2006 - Manken / Daha Al Rahbi ,Suriye Devlet Tiyatrosu
ALDIĞI ÖDÜLLER
1996 Kanlı Düğün - Avni Dilligil En İyi Sahne Tasarımı
· 1997 Bir Ata Krallığım - Ohrid Festivali En iyi Oyun Ödülü
· 1997 Bir Ata Krallığım - Zihni Küçümen Tiyatro Emek Ödülü
· 1997 Bir Ata Krallığım - Afife Jale En iyi Sahne Tasarımı
· 2001 Woyzeck - Selim Naşit En iyi Kostüm Tasarımı
· 2002 Herkes Aynı Bahçede - Selim Naşit En iyi Sahne Tasarımı
· 2004 Medea – Tiyatro Tiyatro Dergisi En İyi Sahne Tasarımı Ödülü
· 2004 Suriye - Şam Tiyatro Festivali Onur Ödülü
· 2004 İstanbul-Mekan-Tiyatro Festivali – Lefkoşa Türk Belediyesi Teşekkür Plaketi
· 2004 İstanbul-Mekan-Tiyatro Festivali - Tuva Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı Onur Plaketi
· 2004 Makedonya - Makedonya Kültür Bakanlığı Onur Plaketi
· 2008 Kale - 7. Bosna Hersek Dram Festivali, En iyi Sahne Tasarımı,
Zenica, Bosna-Hersek
· 2008 Kale 5.Milli Dram Festivali “Joakim FEST”, En İyi Sahne Tasarımı, Kragujevac, Sırbistan
· 2008 Kale - 44. Joakim Vujic Festivali, En İyi Sahne Tasarımı,
Krusevac,Sırbistan
· 2009 Derviş Ve Ölüm – ESKADER (Edebiyat Ve Sanat Kültür Araştırmaları Derneği), En iyi yönetmen
Yayın Tarihi
03.03.2010 |