Dünya Tiyatrocularının Günü Kutlu Olsun!
Farkındalık alanında düşünceler yansıyan köşemize ara verelim ve 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü mutluluğunu, genelde tiyatro düşüncesine ayıralım istiyorum… Tiyatronun bugünü ve geleceğine yönelik söz söylemeden önce, geçmişine kısaca bir göz atmaya ne dersiniz?
Tiyatro nasıl ortaya çıktı acaba? “İnanç, bilinçten önce vardı” desek yanlış yapmayız değil mi? Çünkü insanoğlu, ilk türdeşinden bu yana, bilemediği tüm olaylara hep inanmak zorunda kalmıştır. Aklıyla değil, yüreğiyle karar vermiştir. Bu nedenle bence tiyatronun doğuşunu “inanca öncelik vererek” araştırmak gerekiyor…

Sahnede: AÇOK'un "Aksak Timur ile Hoca Nasreddin" oyunu
Din diyor ki: İnsanın erkeğini Allah çamurdan yaratıp adına “Âdem” demiştir. (Arapça kökenli bu kelime, “şapkalı A” ile yazıldığı zaman “ilk insan”ı ifade ediyor… “Şapkasız A” yazıp uzatmasız okuduğunuzda “ölü” anlamına geliyor. “Adem-i Merkeziyet” dediğiniz zaman ise “merkezi yönetim” demek oluyor…)
Ve din yorumlamaya devam ediyor: Kadın, “Havva”dır ve Âdem’in kendi kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Erkeğin kaburga kemiğinin kadına göre 1 eksik olması bu yüzdendir. (Tıp biliminin öğrencisi doktor adayları, üzerinde uygulama yaptıkları kadavralara “Âdem” ve “Havva” demeyi uygun görürler?)
Din yorumlamaya devam ediyor: Âdem ile Havva, cennette yaşıyorlarken; Yasak ağacın meyvesini yedikleri için cezalandırıldılar. Yasak ağaç “Hayat Ağacı” adıyla da anılır, meyvesi ise “Elma”dır... Onları elmayı veren Şeytan, yılan kılığında yapmıştır günaha sokma işini. (Aslında tüm bu semboller; erkek ile kadının cennetten kovulma nedeninin “sevişme” olduğunu sansürlemek için bulunmuş bir yöntem değil midir?) Ceza olarak dünyaya gönderilen Âdem ile Havva, insanoğlu soyunu başlatırlar…

Salonda: Eğlenen çocuk seyirciler...
Bilim diyor ki: Sudaki tek hücreli canlılar, dalgalarla karaya atılınca; önceleri sürünerek yaşamaya başladılar. Sonra diz üstü 4 ayakla emekleme dönemine geçtiler. Sonra yüksek dallardan meyve almak için 2 ayak üzerine doğruldular. Ve böyle bir evrim süreci sonunda, en son tür olan maymun insana dönüştü...
Ünlü İngiliz Doğabilimci Charles Darwin: “İnsan, elini kullanan hayvandır” der. Darwin’in, üç büyük semavi dinin “yaratılış” inancına karşı öne sürdüğü “Evrim Teorisi” bugün sadece İslam’da değil, bütün semavi dinler tarafından reddedilmektedir…
İnsanın “oluşumu” veya “yaradılışı”, her ne biçimde kabul edilirse edilsin;
bizim araştırdığımız şey: “İnsanın tiyatroyu nasıl bulduğu?” konusudur.
Sorumuzun yanıtını almak amacıyla: İnsanoğlunun, karnını doyurmak için, “toplayıcılıktan avcılığa” geçmesini beklememiz gerekiyor. Sonra “ateşi bulmalarını” da bekleyeceğiz. Antropolojinin açtığı yolda, biz de ilk tiyatro olayının kesinlikle “gece” ortaya çıktığına inanıyoruz. Çünkü insanoğlunun bütün gündüzleri, yiyecek bulma mücadelesiyle dolu geçiyordu…
Antropologlar şöyle “tahmin” ediyorlar: İlk kabilelerden birinin üyeleri, her gece yaptıkları gibi, mağarada yaktıkları dev ateşin etrafına toplanmış, kızaran av etini yiyorlardı. O gün avlanan hayvan, öncekilerden daha büyük olmalıydı, çünkü herkese daha fazla parça düştü… Sevinç içindeydiler, avcıyı çığlıklarla kutladılar. Avcı da dayanamayıp, hayvanı nasıl vurduğunu anlattı. Anlamamış yüzlerle bakanlar olduğu için, kalkıp gösterdi. Hatta daha iyi anlaşılması için; kabileden bir başka erkeğin “avladığı hayvan gibi” durmasını istedi… Böylece, adına “tiyatro” denen bu büyülü eylem, binlerce yıl önce bir gece, mağaradaki ateşin çevresinde doğmuş oluyordu…
Mağaranın zifiri karanlığını, postlar içindeki kıllı ilk insanları, harıl harıl yanan ateşi, yayılan yanık et kokusunu ve kaya duvarlarda uzayan gölgeleri düşünün! Kesinlikle çok, ama çok etkileyici olmalı... Bu olayın altını çizmemin nedeni, bize günümüz tiyatrosunu etkileyecek bir saptama yapmamızı işaret veriyor olmasıdır. O da şudur: Mağaradaki dev ateşin çevresinde gerçekleşen o ilk tiyatro oyunu; herhalde “avın avcıyı yemesi” ile bitmiyordu. Yani, ilk insanlar herhalde, “hayvanın insanı öldürdüğünü” anlatmadılar…
Antropolojinin yansıttığı bu bilinç ışığında, şuna inanmalıyız: TİYATRO, İNSANA UMUT VERMELİDİR! İNSANI; ERTESİ GÜN YAPACAĞI
YİYECEK PEŞİNDE KOŞMA MÜCADELESİNE HAZIRLAYAN
BİR OYUNDUR TİYATRO…
Geçmişte olduğu gibi bugün de, hiçbir insan “bu gece biraz eğitileyim” diye tiyatroya gitmez. Ancak bu yargıyı, “tiyatro sadece güldürmelidir” biçiminde
de algılamayalım… Tiyatro, “umut taşıması gereken bir oyundur” ama sadece güldürmeye yönelik bir oyun değildir. Tiyatro: Güldürerek, kızdırarak, âşık ederek, korkutarak, düşündürerek, ağlatarak; insanları eğlendiren ve ekmeği
için yeni bir çalışma gününe hazırlayan oyundur.
Sözün burasında Bertold Brecht ustayı anmadan olmaz. Diyor ki: “SANATIN
TEK AMACI VARDIR, O DA SANATLARIN EN YÜCESİNE, ‘YAŞAMA SANATINA’ HİZMET ETMEK...”
27 Mart 2008
|