DUYURU
27 Mart'ı Daha Fazla Üzmeyelim
Orhan Alkaya
Ustamız Eruğrul Muhsin, "Her yer tiyatrodur", demiş idi ama tiyatro her yer değildir. İçinden hayat geçen her mekân aynı zamanda tiyatro işlevi ile dönüştürülebilir. Bir banka şubesinin içerisinde tiyatro yapabilirsiniz ya da metro vagonunda, vapurda, kahvehanede... Brezilyalı Augusto Boal yaptı bunu: Ezilenlerin Tiyatrosu. Herkesi oyuncu kıldı. Ama banka şubesi ya da metro vagonu veya vapur, kahvehane tiyatro değildi. Boal ve arkadaşları oraları tiyatrolaştırıyordu.
Tiyatro, esasen, tiyatro binasında yapılır. Camide, kilisede, havrada, tapınakta nasıl ibadet ediliyor, huzur aranıyor ise, tiyatro binasında da oyun seyredilir, buluşulur, dağılınır, arınılır... yenilenir varlık. Gün boyu birkaç kuruş mübadele değeri için çırpınıp duran, gün sonunda, doğduğu anki ilk çığlığı ayrımsar. Güler, ağlar.
Çok zamandır bir virüs dolaşıyor bünyemizde: Çok amaçlı virüs! Bu virüsün sayrıladığı binalarda, "sözde" her şey yapılabiliyor. Çok amaçlı virüs, ayrıntıları silip atıyor, geriye en kabasından bir tarif kütlesi kalıyor. Çok amaçlı virüsün bulaştığı binalarda, sofita, akustik, portal ağzı, derinlik, ışık açıları, kulis girişleri, avant-scene vb. önemsizleşiyor.
Bu virüs, ticaret sahası ile ibadet sahasını buluşturarak işe koyulmuştu. Hatırlayabildiğim, sembol değeri taşıyan ilk örnek, Vedat Dalokay'ın Kocatepe Camii idi. Şimdilerde, ticaret sahasını sanat sahasına "büyük ağabey" kılmaya istekli, görünen o.
Öyleyse, silkinelim, yekinelim ve bu virüsü bünyemizden kovalayalım. Çünkü artık dipteyiz. Kuvarkların etkin gücüne en fazla şimdi ihtiyacımız var. Yoksa Angela Merkel haklı çıkacak!
Almanya Şansölyesi Merkel, malûm, Türkiye'yi periferi ülkesi olarak tarif etmekte çekincesizdir. Kızmadan önce, bir de onun ülkesine bakalım: Almanya'da 6000 müze (600'ü sanat müzesi); 150 devlet-belediye tiyatrosu, 280 özel tiyatro (sadece Berlin'de 147 tiyatro) var. Bu tiyatroların büyük kısmının bağımsız binaları olduğunu eklememe bilmem gerek var mı? Almanya'da yılda 35 milyon tiyatro bileti satılıyor, 110 bin gösterim yapılıyor, 5800 (adet) oyun perde açıyor, 360 Almanya-Dünya prömiyeri yapılıyor ve Almanya'da 130'dan fazla konser salonu ve opera binası, 140 profesyonel orkestra, 14 bin kütüphane hizmet veriyor. Bu rakamları, 2010'da Dünya Kültür Başkenti olarak Türkiye'yi temsil etmeye hazırlanan İstanbul ile kıyaslamaya var mıyız?
Gelişmişlik endeksine uyan kentlerin merkezleri, sosyal ve kültürel aktivitelerin gerçekleştirildiği "bağımsız" mekânlarla donatılmıştır. 1930'ların başında hayali kurulmaya başlanan, 1946'da temeli atılan, 1969'da Kültür Sarayı adı ile açılan, 1970'de yanan, 1978'de Atatürk Kültür Merkezi adı ile kapılarını açan bina, İstanbul'un "tek" opera binasıdır, bale salonudur, konser salonudur. Yanı sıra kültürel sahadaki öte yoksulluktan ötürü çok amaçlılaştırılmıştır, İstanbul'un en büyük tiyatro salonu buradadır; Oda Tiyatrosu, sinema salonu, sergi salonu cabası.
Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi ise kentin merkezindeki en önemli bağımsız tiyatro binasıdır. 1970'in 7 Ocak'ından bu yana kesintisiz perde açan bir tiyatro belleğidir. Kentin, diğer en büyük ve donanımlı tiyatro salonu bu binadadır. 93 yıllık tarihiyle Türkiye'nin kültürel mirası olan İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun merkez binasıdır ve çok amaçlı virüsün bulaşmadığı nadir örnektir.
Koruyalım, üzerlerine titreyelim ve hızla yeni tiyatro binaları, opera binaları, konser salonları inşa edelim. İstanbul'u layık olduğu prestije ancak bu "kültürel yeniden yapılandırma" felsefesi ile ulaştırabiliriz. Merkel(ler)i haklı çıkartmak için göstereceğimiz her "çaba" ise, 27 Mart'ı daha üzgün kılacak, açıktır.
Haydi öyleyse, 27 Mart'ı kutlamayı hak edelim.
------
"Atılmışlık adına mevcudu biraz daha temiz tutalım"
Orhan Alkaya
Letafet Apartımanı'ndan başladım saymaya, 1915 senesinde "Ruy Blas" piyesinden bir bölümün gösterildiği Şehzadebaşı'ndaki Tatbikat Sahnesi'nden yani, o zamanki adıyla Darülbeda(y)i-i Osmani'nin ilk oyunu değildi ama ilk temsiliydi... Belleğimi de az bir şey zorlayarak saydım ve eksisiyle değilse de artısıyla düzeltilmeye açık bir rakama ulaştım: 49 ayrı sahneyi mesken tutmuş İstanbul Şehir Tiyatrosu. Bugün, en eski tarihli binamız, 1961'de yapılan Fatih Reşat Nuri Sahnesi; ardından 1970'de açılan, bugün ticaret vadisine eklemlenmek üzere yıkıcıları heveslendiren Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi geliyor.
Comédie-Française 1791'den bu yana Richelieu'deki binayı kullanıyor. 1718 tarihli Théâtre de la Nation da yerli yerindedir. Royal Shakespeare Company'nin Stratford'daki binasında 1879'dan beri ikamet ediyor. Viyana'nın Burgtheater'ı da 1888'den bu yana Dr. Karl-Lueger-Ring'deki binasında ve 2010'da İstanbul Kültür Başkenti olacak diyorlar!
Letafet Apartımanı, Şehir Tiyatrosu tarihinde başlı başına bir anıt binadır ve bugün yerinde yeller esmektedir. Andrê Antoine, Darülbedayi için oyuncu seçme işini bu binada yapmış, ilk temsil bu binada verilmiş, uzun dağınıklığa son vermek üzere, Ertuğrul Muhsin 1927 senesinde Darülbeda(y)i'nin kurumsal temelini bu tiyatroda atmış. Bizimkiler de bu binayı yok etmiş. Suskunların belleği olur mu?
Herkes Darülbeda(y)i'nin motamot çevirisini biliyor: Güzellikler Evi. Bu ad, Ali Ekrem (Bolayır) tarafından enfes bir tercüme olarak teklif edilmiş, "konservatuar" sözcüğünün dilimizdeki mükemmel bir karşılığı. 1916 senesinde, talebe şürekâsı, "Asker Ailelerine Yardımcı Hanımlar Cemiyeti"nin "menfaatine" ilk okul oyunlarını oynamış: "Çürük Temel". 1994 senesine kadar, Çürük Temel'in sadece Üçüncü Perdesinin transkripsiyonu yapılmış idi. Yani bu piyesin ne mene bir şey olduğu hemen hemen bilinmiyordu. 1924-27 yıllarına ait bir sufle defterinden yola çıkarak, Sezai Gülşen ve Doğan Yavaş transkripsiyonu gerçekleştirdi. Böylece bizim de bir tarihimiz oldu -çok meraklıyızdır ya!-.
Çürük Temel'in oynandığı binanın o esnadaki adı Tepebaşı Kışlık Tiyatrosu, yani İstanbul'un en önemli tiyatro binası Tepebaşı (Dram) Tiyatrosu. Serüveni, 1870'de Guatelli Paşa'ya üç bin arşınlık mezarlık arazisine tiyatro yapmak üzere imtiyaz verilmesiyle başlar. Tepebaşı Tiyatrosu'nun encamı ise, başlı başına bir "memleketin hali" hikâyesidir. Dram Tiyatrosu, Komedi Tiyatrosu, marangozhane ve işlikleri ile İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun merkezi olan bu bina, artan arsa kapitali yüzünden ağzı sulananlarca, "ahşap, döküntü bina, harabe, perişan sahne... yangın tehlikesi var!" propagandalarına maruz bırakıldı önce. 7 Ocak 1970'de törenle boşaltıldı ve Şehir Tiyatrosu Harbiye'ye taşındı. 1970'in Nisan ayında birinci yangın, ertesi yıl ikinci yangın... kül oldu kentin belleğine nüfuz etmiş en köklü tiyatro binası. Şimdilerde ürkütücü renkleriyle askıya alınmış, statiği kusurlu, depreme dayanıksızlığı tescilli TRT binası, Tepebaşı'ndaki, kısmen Dram Tiyatrosu'nu ve kısmen de Komedi Tiyatrosu'nu işgali altına almış durumda.
Darülbeda(y)i'nin üçüncü mekânı Ferah Tiyatrosu, ki pek meşhurdur, Şehzadebaşı'nda. Adı kaldı yadigâr. Kadıköyü'ndeki Apollon'u, Abraham Paşa Korusu'ndaki Fransız Tiyatrosu takip ediyor. Burası da, Beykoz'un Akbaba köyünden de ötede ve yok hükmünde. İstiklal'deki Lüks Sineması'nın binası Odeon imiş. Arsa rantı galebe çaldı, yıkıldı, devasa bir inşaat alanı olarak perdeli bugün. 1875'te adı Verdi Tiyatrosu mu idi oranın?
Ferhan Şensoy kardeşimin dişiyle tırnağıyla kurtardığı Fransız Sirkinde de tam altı yıl, 1936 ile 1942 arasında gösteri yaptı İstanbul Şehir Tiyatrosu. Üzerine işhanı yapılan İstiklal Caddesi'ndeki kurtarılmış sirk/operet/paten/tiyatro mekânının adı Ses Tiyatrosu'dur. Söylerler ki, Sirk sonrası, tiyatroya dönüştürüldüğünde, at pisliği kokusu uzun süre gitmemiş içeriden. Locaları, sahneye değil, orta alana bakan o vahayı yeniden var eden Ferhan sağolsun, sivil kalsın.
Lütfü Kırdar Belediye Reisi iken yapılan Açıkhava Tiyatrosu, ki şimdilerde Kongre fetişizmi ile altı/üstü tartışılıyor, yıllar boyu yazlık mekânı olmuştur Şehir Tiyatrosu'nun ve İstanbul halkının. İlk oyun 9 Ağustos 1947'de Kral Oidipus imiş, tragedya. Eminönü Halkevi, bilmeyenler son kalan birkaç bilenden öğrensin, bir efsanedir. Yedi yıl da orada oyun oynamışız. Aksaray'daki Türkocağı'nda iki yıl, Gülhane Parkı'nda iki yaz.
On bin lira kirası çok geldiği için terk edilen ve bugün Hatemoğlu'nun konfeksiyon deposu olarak istihdam edilen Yeni Komedi Tiyatrosu'na gelir isek, iş biraz değişir. 765 kişilik salonu ile, Beyoğlu Emek Sineması'nın sokağındaki (Yeşilçam Sokağı/Rue Devaux) o sıcak ve kişilikli binada tam yirmi yılı geçti İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun. Söylemezsem çatlayacağım, Yeni Komedi hâlâ mümkündür.
Benim Kadıköy Cep olarak hatırladığım bir bina var, Kadıköy Tiyatrosu, Süreyya Sineması'nın üst bitişiğinde. Süreyya Sineması'nın esasen Süreyya Opereti olarak yaptırıldığını da zaten kentin belleğini iğneyle kazanlar bilir. Altı yıl sürmüş o sıfır koddan girip aşağı doğru inilen binadaki konukluğumuz.
Fatih Saraçhane (Reşat Nuri) ve Üsküdar Doğancılar (Musahipzade Celâl) tiyatrolarının bir tanesi "şimdilik" duruyor. Bu iki "baraka tiyatro" Ertuğrul Muhsin üstâdımızın dayatmasıyla ve hızla inşa edilmiş idi, Vali/Belediye Başkanı/Orgeneral Refik Tulga zamanı, 1961'de.
Rumelihisarı da 1961'de Şehir Tiyatrosu'nun kült mekânı olacağını belli etmiş idi. Yaz oyunu için Yedikule (Zindanı) ile birlikte ve tabii Açık Hava Tiyatrosu, bir büyük geleneğin kurulup dağılmasının simgelerindendi. Rumelihisarı'nda Hamlet ile Boğaz'a yelken açan ustamız Muhsin Ertuğrul, zaten şöyle övünürdü: "Uzun bir ömür sonunda dünyada ne yaptın, sorusuna hesap vermem gerekse; ne İstanbul, Ankara, Bursa, İzmir, Adana'da açtığım devamlı temsiller veren çeşitli tiyatroları, ne sahneye koyduğum yüzlerce piyesi, ne de sahneye çıkardığım yüzlerce genci sayıp dökerdim, sadece Türk tiyatro repertuvarının tahtına Rumelihisarı'nda her yıl oynanan bir Hamlet oturttum diye övünürdüm ve bu benim elli şu kadar yıllık tiyatro çalışmamın en yüklü bir toplamı olurdu (Türk Tiyatrosu, 363). Rumelihisarı, ki az rüzgârını yemedim, pop müziğin organizatör ayağı şimdilerde.
Harbiye Yapı Endüstri Merkezi'ni, yaklaşık 500 kişilik bir salondu orası, hiç değilse kitapçı dükkânı olarak kullanabiliyoruz bugün, Aksaray'daki Küçük Opera, Bozkurt İlkokulu'ndaki Zeytinburnu Tiyatrosu, bir ara Erdem Buri işletmeciliğinde Ruhi Su'ya sahne veren Site Tiyatrosu, bir ara Hodri Meydan olmuş Esentepe Tiyatrosu, bir ara deneme tiyatrosu olmaya aday Zeynep Kâmil Salonu, bir ara Muhsin Hoca'nın son rüyası olan ve genişlemeyi en iyi temsil eden Gültepe, Bayrampaşa, Zeytinburnu Semt tiyatroları, Tepepaşı Dram'ın marangozhanelerinde, 1975'te Zeynep Oral/Beklan Algan'ın "Adsız Oyun"u ile dirilen eşsiz Deneme Sahnesi... bahsedecek öyle çok yok edilmiş bina var ki, eğer bina çoğalması kıyamet alâmeti ise, korkmayın, kıyameti tiyatro davet etmeyecek.
Harbiye Tiyatrosu, ustamızın son mekânı idi. Orada iken küstürülüp kaçırıldı hocamız. Öldükten sonra, 1979 senesinde yani, tiyatronun ismi Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi oldu. Eskiden Etibank paviyonunu konuk etmiş yeşil alan, 1981'de, kirli bir söz kesme ile Harbiye Orduevi'ne devredildi. Orası Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin rekreasyon alancığı idi oysa. Şimdi de, yıkılıp kongre vadisine iliştirilmek isteniyor, kentin merkezinde, "çok amaçlı virüs"ten bugüne dek sakınabildiğimiz, bağımsız olarak sadece tiyatro işlevini üstlenmiş Şehir Tiyatrosu'nun merkez binası Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi.
İstanbul'un tek opera, bale, konser salonu Atatürk Kültür Merkezi'nin açılışını da Şehir Tiyatrosu yapmış idi. Arsa rantına göz dikilen o binanın hayali, ta 1930'larda kurulduydu. 1946'da temeli atıldı, tam tamına 23 senede tamamlanabildi. 1969'da Kültür Sarayı adıyla açıldı ve alesta yandı ya da yakıldı, 1970'te. Restore edilip ikinci kez açılışı 1978 senesine karşılık gelir. 17 Ekim'de Büyük Salon'da Orhan Asena'nın "Ölü Kentin Nabzı" oyununu oynamıştı Şehir Tiyatrosu. Şaka gibi!
"Ölüm adına, hayatı biraz daha temiz tutalım" da demişti şair Mustafa Irgat. Öte dünyası olan da olmayan da bizim gibi, yok oluşun şiddetli titreşimini bir ân için hisseder mi? Abdülhâk Hâmid'in Eşber'inin final bölümünü yüksek sesle okumaya yürek indirebilir mi, yoksa olup biten, bir yanılsamanın sahneleri gibi yanı başımızdan akıp gider mi? Eşber'in finalinde ne mi yazmış idi Hâmid: "Zafer veyâ hiç!"
